Yazarlar

Prof. Dr. Yaşar Hacısalihoğlu

Prof. Dr. Yaşar Hacısalihoğlu

yasar.hacisalihoglu@aksam.com.tr

Yabancı sermaye yatırımında irade sorunu

Son günlerde Katar’ın Türkiye’ye yaptığı yatırımlar, tartışma konusu yapılmaya devam ediyor.

Bu konuda düşüncelerimin önemli bir kısmını son yazımda sizlerle paylaşmıştım.

Bu noktada; Katar’ın 400 milyar dolar civarındaki dış yatırımların önemli kısmının Batı’nın önemli ülkelerine olduğu, başta İngiltere olmak üzere, ABD, Almanya, Fransa gibi Batılı ülkelerin yanı sıra Çin ve Rusya ile de önemli ticari ortakları bulunduğu ve bu ülkelerin önemli markalarının hatırı sayılır ortağı olduğu da unutulmamalıdır.

Tüm bu gerçeklerin zemininde üzerinde durulması gereken en önemli husus, bir ülkeye gelen yabancı sermayeye ilişkin nasıl bir yaklaşım sergilenmesi gerektiğidir.

Bu noktada esas olan, bir ülkeye gelen yabancı sermayenin kimliğinden çok iradesinin ne olduğudur. Esasen sorgulanması, titizlenilmesi gereken husus bu noktadadır. Şayet sizin belirlediğiniz milli ekonomi stratejinizle uyumlu olmaya, onunla çelişmeden, onu zedelemeden ülkenize güvenerek gelip yatırım yapmışsa, sermaye girişi sağlamışsa bu son derece kıymetlidir. Çünkü irade sizdedir. Yönlendirici sizsiniz. İhtiyaç duyduğunuz alanlarda belirlediğiniz stratejik hedeflere ulaşmada katkı sağlayacağını düşündüğünüz noktalarda dışarıdan sermaye desteği almak, dış yatırımı çekebilmek son derece önemlidir. Tıpkı Batılı ülkelerin yaptığı gibi davranmak esastır. Yani Batı’nın, ekonomik sistemini zedelememek koşuluyla gelen sermayeye ilgisi büyüktür. Mesela Katar sermayesini ülkelerine çekebilmek için yarış içindendirler.

Bilinmelidir ki, yeryüzünde büyük şirketler; büyük güç olan veya olmaya karar veren ülkelerinin aidiyetlerini asla yitirmeyen, onların siyasi gücünü alan, onların stratejik hedeflerinin bir parçası olan unsurlardır.

Özellikle Batı mekanizması böyledir. Bir Alman, Fransız, Amerikan, İngiliz şirketinin öncelikli sorumluluğu, ülkesinin güç mücadelesindeki stratejik ajandasına mutlak uyumudur. Onunla çelişen, ülkesinin güç mücadelesini zayıflatan, ona hizmet etmeyen hiçbir adım atmazlar, atırmazlar. Bilhassa yüksek teknoloji alanında, enerji, güvenlik, savunma gibi alanlarda bu durum o kadar nettir ki; ambargolar, kısıtlamalar, yatırım engelleri bu alanlarda çok belirgin olarak öne çıkar.

Nitekim Türkiye, bu durumla özellikle son yıllarda karşı karşıyadır. Savunma sanayiinde üreten olmaya karar vermesi, bu konuda özgüven kazanması ve giderek hatırı sayılır mesafe alması, başta silah satıcılarını rahatsız etmektedir. Onlar için Türkiye’ye biçilen rol, silah pazarı olmaktır. Satın aldığı silahın sahibi değil, kölesi olmasıdır.

Türkiye bu rolü reddederek, milli teknoloji hamlesiyle silah pazarı olmaktan, tek yanlı bağlılıktan kurtulmanın karalılığındadır.

Örneğin; Türkiye tank üretmeyi hedeflediğinde, Alman ve Avusturyalı firmalar, verdikleri sözleri tutmayarak, üretim sürecinden çekilmeleri, parasını ödediğiniz halde ABD’nin F-35 uçaklarından sizi mahrum bırakma çabaları, Kanada’nın İHA’ların optiklerinin satışını askıya alması, ihtiyaç duyduğumuz hava savunma sistemi için ABD’nin Patriotlarını bize satmaması ve daha birçok örnekte olduğu gibi ne ticari anlayışa, ne mikro ne makro iktisat ölçüleriyle açıklanamayacak kararlardır ve tümü siyasidir ve ülkelerinin stratejik hedefleriyle uyumludur.

Zira özellikle Batı için, ülkesinin makro çıkarıyla, şirketlerinin mikro çıkarı zıtlaşmaz aksine örtüşür. Her ikisi için güç maksimizasyonu örtüşme halindedir.

Bu yüzden Batı’nın büyük sermayesi, girmek istediği ülkenin yerel sermayesini kendine bağlayarak taşeronlaştırır. Batı’nın büyük sermayesi, bağlı olduğu ülkesinin stratejik hedefleriyle az gelişmiş ülkenin yerel sermayesini uyumlu hale getirir. Böylece tek yanlı bağlılık mekanizması hayata geçer. Batı sermayesi karşısında taşeronlaşan yerel sermaye için artık kendi ülkesinin çıkarlarıyla uyumlu olması, onunla ortaklık yapması güçleşir ve giderek imkansızlaşır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan yıllardır yerli otomobil üretiminde, “bir babayiğit arıyorum” dedikçe bundan geri duranlar ve kaçınanlar sonunda, “bağlılıklarımız var, bunu yapamayız” itirafında bulunmak zorunda kalmıştı.

Şimdi de Cumhurbaşkanı’nın “reform” vurgusunu, anayasa değişikliğine taşımak isteyen bazı sermaye çevrelerinin gerçek niyetinin, bu ülkenin acil ihtiyaç duyduğu yüksek teknolojili, istihdam artırıcı üretim esaslı milli yatırımların güvencesini sağlayacak hukuki düzenlemeler değil, taşeronu olduğu yabancı sermayenin milli iradeyi ele geçirme hedefine hizmettir.

Görülmelidir ki; emperyalizm her fırsatı kullanmaktadır. Türkiye’yi yine kıskaca almanın arayışındadır. Ancak bilinmelidir ki, bizim için “reform”; milli teknoloji hamlesine dayalı üretimi esas alan tam bağımsız ekonomi seferberliğidir. Hukukumuzda, demokrasimizde bu amacı güçlendirmek için reforma tabi olacaktır.

Dışa tek yanlı bağımlı olanların, ülkeyi de kendilerine benzetme çabaları yılların yarasıdır. Ama eninde sonunda bu durumu da aşacağız… 

Prof. Dr. Yaşar Hacısalihoğlu Diğer Yazıları