''The Private Lives of Pippa Lee'' (Pippa Lee'nin Özel Yaşamı): Sade, şık ve çok katmanlı bir film

İnsanın kendi çehresinden başka bakmaya yaraşır hiçbir şeyi kalmaz bazen. Başkalarının hayatına, acılarına, adımlarına bakarken kendi gerçekliğimizden biraz daha uzaklaşır ve uçuruma daha çok yaklaşırız. Rebecca Miller'ın yazıp yönettiği 2009 yapımı ''The Private Lives of Pippa Lee'' (Pippa Lee'nin Özel Yaşamı) çok katmanlı ve değeri bilinmemiş bir film...

aksam.com.tr

Belgin Özdemir

Robin Wright baş karakter olarak olağanüstü, Keanu Reeves, Blake Lively, Winona Ryder, Monica Bellucci, Julianne Moore... Bu muhteşem kadro, yalnızlık ve yabancılaşma üzerine parlak bir oyunculuk sergiliyor. Unutulmaz diyalogların yer aldığı "The Private Lives of Pippa Lee" (Pippa Lee'nin Özel Yaşamı) izlenmeyi hak ediyor.

Hikaye aslında var olanın keşfi... Geçmişte sövüp sayılan bir doğumla başlıyor her şey: Hastalıklı bir rahimden kopma ya da kopamama. Çirkin bir bebek olarak geliyor dünyaya Pippa. Önce alabildiğine uzak, sonra güzelleşen kızına hastalıklı bir güdüyle yapışan bir anne. İlaç bağımlısı annesini kaybetme korkusuyla büyüyen Pippa, büyümenin ne olduğunu bilmeden sorunlarının arasında küçülüp kalıyor. Yuva denilen o kaosun içinden kaçıp gitmesi bundan. Kendi deyimiyle "Ölümün başka bir halini buldu, mümkün olan halini."

Bir gün şöyle sordu kendine Pippa "Hayatın için ne zaman bir şeyler yapmaya başlayacaksın? Neydi doğru, kimdi doğru insan? Pippa, geçmişi silmek için beynine sabit hareketleri öğretiyordu. 50 yaşına gelmiş Pippa Lee, sadık, güzel, bakımlı ve sevgi dolu bir eş olarak boy gösterdiğinde mükemmel bir hayata tanık olduğumuz hissine kapılıyoruz. Oysa hayatının uyurgezeri... Geçmişle geleceği, korkuyla cesareti, kalmakla gitmeyi, düzenle muvazenesizliği bir arada, aynı çemberde soluyan Pippa'nın sözleri anlamlı: "Gizem olmak istememiştim, ben tanınmak istiyordum!"

Cerahat deşilip tedavi edilebilir miydi? Yoksa hep beynimizde taşıdığımız örtülerle yahut bir avuç toprakla örtüp geçmek miydi çare? Yönetmen Rebecca Miller, her kadının vahşi ve korkusuz yanını cesurca sergilerken hiçbir eşiği atlamadan ve doğru bir oyuncu kadrosuyla bir çırpıda anlatıyor hikayesini. Aile içi sessizliğin bozgununu, evliliğin olması gerektiği için var olduğunu, aşkın bir nefes gibi gelip ve gittiğini, hatta çoğu zaman tıkandığını ustalıkla uyarlıyor perdeye.

Ucu açık bırakılan bu hikayeyi, Miller'ın filmine müdahale edip Chris'in dudaklarından ama Cemil Meriç'in cümleleriyle tamamladım: "Bana hakikati değil, kendini ver. Kendini, yani rüyanı..."

Her biri birer klasik! Tek bir mekanda geçen ve asla sıkıcı olmayan 5 iyi film

Yeni Netflix dizisine ilham veren şok edici gerçek bir vaka: 42 Days of Darkness

"The Palermo Shooting" (Palermo'da Yüzleşme): Yaşam ile ölümü onurlandıran düşünceli bir film