AKSAM.COM.TR
Gülcan Tezcan
TRT'nin dijital platformu Tabii'de Türk sinemasının en önemli senaristlerinden Ayşe Şasa'nın hayatı bir dizi olarak ekrana geliyor. Baştan söyleyeyim bizim kahramanlarımızın, zihin ve gönül dünyamızda iz bırakan kıymetlilerimizin yeni nesillere anlatılması için biyografilerinin sinema ya da dizi formatında ekrana gelmesi çok anlamlı bir çaba. Ancak bunu yaparken onların hakikatine ne kadar yaklaşabildiğimiz önem taşıyor.
Dizide öne çıkan kimliği senaristlik olsa da Ayşe Şasa, hayat hikâyesi ile yakın tarihimizde yaşanan toplumsal kırılma, değişim ve dönüşümün bizatihi şahidi ve ızdırabını çekenler isimlerden biri.
Cumhuriyet tarihinde yaşanan değişim ve dönüşüm, modernleşme adı altında topluma dayatılan yaşam tarzı kendine, kimliğine, aidiyetlerine de yabancılaşmayı beraberinde getirdi. Cumhuriyet elitleri, batılılaşmanın gereklerine sıkı sıkıya tutunurken yanı başlarında büyüyen çocuklarını sevgisizliğe hatta merhametsizliğe, büyük bir boşluğa ve buhrana ittiklerini göremediler. Ayşe Şasa Bir Ruh Macerası'nda tam da bu yoksunluğu nasıl derinden yaşadığını, kendini ve hakikatini ararken yaşadığı sarsıntıları anlatır. Ayşe dizisi, Şasa'nın bu eserinden uyarlansa da ne yazık ki sözkonusu gerilimi tam anlamıyla yansıtmaktan çok uzak. Bir dönem işi olarak atmosfer ve oyunculuklarda bir başarıdan söz edilse de, Ayşe'nin 'ruh macerası'na yaklaşma konusunda aynı etki söz konusunda değil. Başrol oyuncusu Deniz Baysal da bu farkı görmüş olacak ki Tabii'nin youtube kanalına verdiği röportajda Ayşe Şasa'nın yolculuğunu anlayabilmek için asıl kitabını okumalısınız, tavsiyesinde bulunuyor seyircilere. Şasa'yı doğru anlamak için çokça emek veren, üzerine kafa yoran hatta diziye hazırlık sürecinde tasavvufa da ilgi duymaya başladığını anlatan genç oyuncu bu yaklaşımıyla Ayşe Şasa'yı ekrana samimiyetle taşıdığını da ifade etmiş oluyor.
Ayşe dizisi kime hitap ediyor?
Dostları ve sevenlerine dizi hakkında yorum ve değerlendirmelerini sorduğumda, kendini çok yakın hisseden kimileri onun hayatını 'dizi' olarak izlemeye hazır olmadıklarını, bazıları hayal kırıklığı yaşamamak için diziye başlamayı ertelediğini söyledi. Şasa'yı ve onun dünyasını tanıyanlar için ortaya çıkan iş ne kadar 'iyi' olsa da Ayşe ablayı anlatmakta yine de eksik kalır. Dizinin yönetmeni Osman Nail Doğan da bu eleştirileri tahmin etmiş olmalı ki, Sevda Dursun'a verdiği röportajında 'Hayatı boyunca Ayşe Şasa'yı hiç tanımayacak, görmeyecek, kitaplarını bilmeyecek olan bir kitleye hitap edeyim istedim. Bu yüzden Yeşilçam'a adım atmış bir genç kızın başarı hikâyesi olarak ele aldım. İstedim ki bu diziyi izleyen bir birey merak etsin ve Şasa'yı kendi kitaplarından, kendi anlatımından öğrensin. Geri dönüşlere baktığımda yerinde karar verdiğimi anlıyorum." diyor. Bu bir tercih gibi görünse sözkonusu bir hakikat yolcusunun hikâyesi ile izleyenin zihninde O'na dair doğru bir yol haritası oluşturmak da bu işe soyunanlar için vazgeçilmez bir sorumluluk.
Yeni başlayanlar için bir kapı
Ayşe dizisine dair değerlendirmede bulunan Şasa'nın dostlarından sosyolog-yazar Fatma Barbarosoğlu, "Ayşe dizisini izlerken ilk düşündüğüm şey merhume bu dizideki Ayşe profilini sever miydi oldu. Bu şekilde temsil edilişinden memnun kalmayacağı konusunda onu yakından tanıyan herkesin üç aşağı beş yukarı hemfikir olacağını düşünüyorum." diyor.
Televizyon programcısı Zeynep Türkoğlu ise "Hem iç hem dış dünyası ile mücadeleyi yıllar boyu devama mecbur Şasa'ya saygı duruşu olmanın ötesinde, kurduğu atmosfer, akan diyaloglar, doğru başrol seçimi, yeni başlayanlar için de iyi bir kapı." olarak tanımlıyor diziyi ama ekliyor "Yine de herkesin "Ayşe"si kendine. Sanırım her göz kendi açısından izleyecek."
Sinema yazarı ve Hayret Perdesini Temaşa adıyla Şasa hakkında bir kitaba imza atan Serdar Arslan ise filmokuru adlı bloğunda "Çok açık şekilde 'Beni asıl mutlu eden senaryolarımdan ziyade kitaplarım' diyen bir insanın hikâyesini, senaristlik peşinde tüm benliğini yağmalayan bir karaktere dönüştürmek, bir biyografik anlatıdan beklenecek son şey olsa gerek" diyerek Ayşe'de neyin eksik kaldığına işaret ediyor. Arslan'ın eleştirisindeki şu cümleler de dizinin ruhundaki o büyük boşluğa işaret ediyor: "Ayşe Şasa'nın varoluş hikâyesini oluşturan katmanların en merkezinde onun hakikate yönelik iştiyakı vardır. Bu iştiyak, diğer tüm katmanlara sızar ve zamanla donatır. O; önce ailesi, sonra içinde bulunduğu çevre ve hatta dizide varoluş mücadelesinin asıl kaynağıymış gibi yansıtılan sinema ile olan bağını da bu uğurda koparır. Arayışının merkezi hakikate olan meylidir. Bu meyil, İbni Arabi'nin işareti ve sonrasında gerçekleşen intisabı ile yerini bulur. Dolayısı ile Ayşe Şasa'yı konu edinecek bir anlatının bu hakikati merkezde tutması beklenir. Aksi halde sinema uğruna savrulan bir karakterin yolunun tesadüfen bir tekkeye düşmesi gibi sığ bir kurgu çıkar ki maalesef dizide de elde kalan bu oluyor."
Sosyolog-yazar Fatma Barbarosoğlu ve Televizyon programcısı Zeynep Türkoğlu'nun Ayşe dizisine dair görüş ve değerlendirmelerinin tamamı ise şöyle:
Fatma Barbarosoğlu: " O tek başına edebi kamu idi, dizide bunu görmeyi çok isterdim..."
Öncelikle senaryoyu hem teknik hem de muhteva olarak yeterince güçlü bulmadığımı ifade etmek isterim. Mimariden ödünç alarak söyleyecek olursak senaryo filmin, dizinin taşıyıcı duvarı. Senaryonun temeli ise, neyi nasıl anlatacağınızı belirleyecek olan önerme ve o önermeye felsefi derinlik kazandıracak kavramlardır.
Tabii Platformunda yayımlanan ve Ayşe Şasa'nın hayat hikâyesini anlatmaya niyet etmiş olan Ayşe dizisini izlerken ilk düşündüğüm şey merhume bu dizideki Ayşe profilini sever miydi oldu. Bu şekilde temsil edilişinden memnun kalmayacağı konusunda onu yakından tanıyan herkesin üç aşağı beş yukarı hemfikir olacağını düşünüyorum.
Diğer taraftan bu dizi ile kime, neyi anlatmış oluyoruz sorusunu merkeze aldığımızda adı Ayşe olan dizi sanki bir Atıf Yılmaz güzellemesi gibi duruyor. Eğer dizi sadece bir sezon olarak kalacak ise sıkıntı büyük. Niyet, bilmeyenlere bu dünyadan bir Ayşe Şasa geçti duygusunu yaşatmak ise bu duygu hiçbir şekilde seyirciye geçmiyor. Niyet, merhumenin hayat hikâyesini bilinir kılmak ise sondan geriye anlatım ile bunu yapmak mümkün idi.
Şasa'nın dönüşümünü etkileyen kitaplar
Ayşe Şasa'nın ruhî tekâmülünün başlangıç noktası T.Kuhn'un Bilimsel Devrimlerin Yapısı adlı eseri. Kendisiyle 1993 yılında İzlenim dergisi için yaptığım söyleşide şöyle diyordu: "30 yaşımda yalnız düş kırıklığı içindeki bir sinemacı değil sinir sistemi tamamen yıkıma uğramış bir hasta durumuna geldim. Benliğimde burgu gibi işleyen Yahudi-Hristiyan trajiği hedefine ulaşmıştı. O sırda T.Kuhn adlı bir bilim felsefecisinin Bilimsel Devrimlerin Yapısı adlı eserini okudum." Şasa bu kitaptan sonra farklı bir bilgi felsefesine açılıyor; hayatını ve sinema tecrübesini yepyeni bir açıdan ele almaya başlıyor.1980 yılında hasta yatağının başucuna bir cilt İngilizce Muhyiddin İbn Arabi'nin Füsus'ül-Hikem'i düşüyor. Bir kitap okudum hayatım değişti sözünün canlı örneği oluyor merhum Şasa: "Kozmik bir şiir, kozmik bir müzik ve görsel bir mimari yapıtı olan o eşsiz metafiziği okudukça hayretim artıyor..." 1989'da İsmet Özel'in "Waldo"sunu okumak, arayışını daha da pekiştiriyor.
Güzel olan her şeyi takdir etmek için tetikte bekliyordu
Ben kendisiyle Dergah Yayınları'ndan Ezel Erverdi Bey'in Sultanahmet'te düzenlemiş olduğu bir toplantıda tanıştım. O gün Ayşe Şasa heyecanla Daryus Shayegan'ın Yaralı Bilinç kitabı hakkında konuştu. Çok etkilenmişti. Sonraki günlerde her telefon konuşmasında seyrettiği filmler, okuduğu kitaplar, henüz tanıştığı güzel insanlar hakkında uzun uzun sohbetlerimiz oldu. 90'lı yıllardan vefat edinceye kadar adeta tek başına edebi kamu idi. Güzel olan her şeyi takdir etmek için adeta tetikte bekliyordu. Bu hâlinin diziye yansıtılmış olmasını çok isterdim. Telefonun başında dünyanın dört bir bucağı ile bağlantı kurar kendisi için "telefon avrat" diye latife ederdi.
Bunları niye zikrediyorum? Dizide uzun uzun bahçede oturan sahneler yerine kitap okurken değişen duygu ve zihin dünyası verilmiş olsa idi Ayşe Şasa'nın hakikatine daha çok ışık tutulmuş olurdu. Dizi bize Ayşe Şasa'nın eski hayatını naklediyor ama yeni hayatına geçtiği eşiği anlatmıyor. Dizide hastalığına ayrılan sahnelerinin fazla uzun tutulmuş olmasını gereksiz ve incitici bulduğumu söylemeliyim.
Zeynep Türkoğlu: "Her göz kendi açısından izleyecek"
Edebiyat ve film biyografiyi sever. Ama bir taraftan, 'gerçeklik' ihtiyacı ile estetik iştahın karşı karşıya geldiği durumlar da yaşanır. "Ayşe", senarist Ayşe Şasa'nın hikâyesi ile bu makas açıklığını sert yaşatmayan, yazarın çocukluğundan başlattığı öyküyü orta yaşlara doğru merak, zevk ve duygusallıkla yansıtan bir çalışma. Hem iç hem dış dünyası ile mücadeleyi yıllar boyu devama mecbur Şasa'ya saygı duruşu olmanın ötesinde, kurduğu atmosfer, akan diyaloglar, doğru başrol seçimi, yeni başlayanlar için de iyi bir kapı. Yine de herkesin "Ayşe"si kendine. Sanırım her göz kendi açısından izleyecek.
On bölümlük dizinin açılışı, Ayşe Şasa'nın var oluş mücadelesinin altını kalınca çiziyor. Senarist olarak güvenilerek iş istenen Şasa'nın kalemine müdahale etmek isteyen yapımcı ve yönetmenin derdi, seyirciyi daha daha ağlatacak, daha daha güldürecek, romantik komediye çevrilerek daha para edecek şeyler ortaya çıkarmak. Ama Şasa kendi meselesini anlatmakta, yazmakta kararlı olunca, bir başka senarist projeye dahil ediliyor ve istenen değişiklikler ona yaptırılıyor. Ve dik başlı bulunan 'Ayşe', isyan bayrağını açıyor.
İkinci katmanda Ayşe'nin yazma hürriyetine ilk müdahalenin bu olmadığını görüyoruz, çocukluğundan itibaren ailesi de yazarlığa sıcak bakmıyor. Bütün bunların doğurduğu doğal yalnızlığın içinde yıllar içinde uç veren kendi iç mücadelesi, sağlık sorunları ise başka bir katman.
İlk altı bölümde zamanı daha cömert kullanan, son bölümlerde yer yer toparlama aceleciliği hissettiren akışa rağmen ilgiyi diri tutan "Ayşe", getirdiği noktanın devamını de merak ettiriyor. İkinci sezon gelecek mi? Ve gelecekse Şasa'nın yolculuğuna eşlik eden başka edebiyatçı ve mutasavvıf dostları ile seyrini hem biçim hem öz olarak takip edebilecek miyiz?