'Saf değilim, acı çekmekten hoşlanıyorum'

ALİ MERT ALAN

Şebnem Aybar, aşk ve kadın-erkek ilişkilerini ele aldığı “Şemşi Pasa Paşazı” adlı ikinci romanıyla okuyucularının karşına çıktı. Biz de hem yazarken hem de konuşurken sözünü sakınmayan Aybar’la bir araya geldik, kitabını ve ilişkileri konuştuk.

İlk kitabınızda “İtiraf ediyorum; Tanrı akıl dağıtırken, ben masanın altında, kaybettiğim terliğimin tekini arıyordum. Kendime geldiğimde kırk yaşındaydım” diye bir cümleniz vardı. 40’dan sonra akıllandınız mı?

Hâlâ terliği arıyorum. Eskiden terliği yanlış yerde arıyordum ama şimdi en azından doğru yerde arıyorum. Eskiden “Artık hiç şaşırmam” diyordum ama her gün bir saçmalıkla karşılaşabiliyor, şaşırabiliyorsun. Yani yıllar ilerledikçe insan değişiyor. Kesin konuşmamak lazım.

Akıllanmamanızdaki ana konu kitaplarınıza baktığımızda aşk gibi görünüyor... 

Aslında buna sadece aşk olarak bakmamak lazım, insan ilişkileri diyebiliriz. İlk kitapta insan ilişkilerini ele almıştım. Ama ikinci kitapta evet, aşkı ele aldım. Bir kadının kendini bildiği andan, ilk flörtünden itibaren etrafındaki insanlarla olan ilişkileri o anda başlamış gibi düşünüyorum. O andan itibaren “İnsanlara neden böyle davranıyorum? Onlar bana neden bu şekilde davranıyorlar?” diye düşündüm. Hayat bunları hep sormayla geçiyor, bunun cevabını arıyorsun. Ve kadın-erkek ilişkileri olarak kitapta bu konuyu ele aldım.

O KADIN BEN DEĞİLİM AMA...

Kitapta evlenip ayrılmış bir kadının hikâyesi var. Sizde evlenip ayrılmıştınız. “Şemşi Pasa Paşazı” sizin hikâyeniz mi?

Yok, ben değilim. Bundan 5-6 sene önce bir arkadaş grubuyla yemek yiyordum. Bir arkadaşım beni masada bir kadınla tanıştırdı ve o kadın bana bir hikâye anlattı. Konuşması bittikten sonra “Bunu yazsana” dedi. Bende çok etkilendim hikâyeden ve onun hikâyesini kaleme aldım. O kadın ben değilim ama dil ve kurgu benim.

Kitabın kahramanının nasıl bir hayatı var?

Kitaptaki kadın, ilgisiz bir anne ve bir o kadar ilgili bir babanın çocuğu... Bir babanın evladının genç kızlık zamanında kontrolü elinde tutması gerekir. Yani “Oraya gitmeyeceksin” ya da “Şu saatte eve geleceksin” demeli. Bunu dememeyi modernlik sanıyorlar. Bunu yapmazsan 15 yaşında bir kız çocuğuna kendi kendini idare etmek ve birtakım kararlar verme sorumluluğunu yüklüyorsun. Ama baba özünde güvendir, koruyucudur. Kadın serbest bir baba-kız ilişkisinde büyüdüğünde ileride hem korunmak hem de kayrılmak, özgür olmak istiyor ve her şey burada patlıyor.

Kitabınızda mutsuz biten ilişkilerde erkekleri suçluyorsunuz. Kadının hiç mi suçu yok?

Mutlaka var ama anlatmak istediğim o değil. Kadınlar aynı kalıplardaki adamlarla birlikte oluyorlar, bundan kurtulamıyorlar. Bir adama veya kadına hangi özellikleriyle aşık olursan o kadın veya adamla ilişkin o özellikleri yüzünden bitiyor. Erkekler de kadını, kafalarındaki kadının özelliklerine döndürmeye çalışıyorlar. Bir adam “Güçlü, ayakları yere sağlam basan birini istiyorum” diyor ama kısa bir süre sonra “Acaba eve geç döner mi?” diyor. Ama sen bu kadını cabbar, çalışan bir kadın diye sevmedin mi? Kadınlar için de bu durum geçerli. “Bana sahip çıksın, maço olsun” diyor ama sonrasında “Beni çok sıkıyor” diyor. Aslında ne istediğimizi bilmiyoruz. Bu biraz yetiştirilme tarzımızdan da kaynaklanıyor. Özetle kitabın ilk cümlesinden itibaren bu durumu ele aldım. 

KONU BULAMAMIŞ BUNU YAZMIŞ

İkinci kitabınız ilgi gördü, kısa sürede ikinci baskıyı yaptı. Kitap fuarlarında da insanlar sık sık sizinle konuşmak için yanınıza geliyor. Peki, kitapla ilgili olarak aldığınız en olumsuz eleştiri nedir?

Kadın-erkek ilişkilerini irdeleyen ya da sorgulayan kişilere “Konu bulamamış bunu yazmış” gözüyle de bakılıyor. Böyle bir eleştiriyi örnek gösterebilirim ama hayatın özü bu. Eşiyle problemi olan insanların günlük hayatlarına dönüp baktığımda her şeylerine yansıdığını düşünüyorum. 

Erkeğin de kadının da mayasını bozacak biri çıkıyor

Kitabın final bölümündeki mektupta “Eğer insanlar hangi limana doğru gittiklerini bilmiyorsa hiçbir rüzgâr onlara yardım edemez” cümlesi vardı. Siz gittiğiniz limanların farkında mıydınız, yoksa hep savruldunuz mu?

Savruldum ama bu insanın karakteriyle ilgili. Savrulmaya müsait biriyim, aşk insanıyım, kalple görmeye çalışıyorum. Belki de çok saf değilim, acı çekmekten hoşlanıyorum. Bu gençken güzel ama yaşlandıkça beden yoruluyor. Şu an 50 yaşındayım. Kısa süre önce boşandım. Kötü bir evlilikti. “Ben o evliliği 47 yaşında nasıl yaptım?” diye soruyorum kendime. Ama evlendiğim adam ilk aşkımdı. 30 sene önceki duygularla evlendim ben ama olmayacak duaya “Amin” demişim. Olmadı, bitirdik. Sonrasında hayatımda hiç yapmadığım bir şeyi yaptım. Ben ne yapıyorum diye düşünmeye başladım. Biraz canavarlaşıyorsun, erkekler de canavar, kadınlar da...

Nasıl canavarlaşıyorlar?

Yaşam içinde erkeğin de kadının da sütünün mayasını bozacak birisi çıkıyor. Erkeklere bak 27-28 yaşında sevgililerinin gözlerinin içine bakarlar, hediyeler alırlar ama aynı adam 45 yaşına geldiğinde “Kadınlara böyle yapılmaz, kadınlara açık vermeyeceksin” derler. Kızlara bak; sevgilileri için deli divane olurlar ama o kadın ben değilim ama dengelerini bozacak biri karşılarına çıktığında bütün adamlar öyleymiş gibi davranmaya başlıyorlar. Ben kendi hayatımda bunu kırmaya çalıştım.