Merve Kantarcı Çulha
Eskiden güzellik, sabah aynaya bakıp kendine bir tebessüm ikram etmekti. Saçın rüzgârda nasıl dağılacağını hesaplamazdı kadınlar; darmadağınık bir topuzun içinden süzülen bir tutam saç, en pahalı mücevherden daha kıymetli bir doğallık taşırdı.
Bugün ise "doğal görünmek" için bile onlarca ürün, filtre ve saatler harcanıyor. Peki, gerçek güzellik arayışı bir gün son bulacak mı ya da güzellik dediğimiz arayış doğallığa mı kayıyor?
Güzellik artık bir varoluş biçimi değil, sanki bir performans sanatı haline geldi. Mutluluk da öyleydi... Bir fincan kahvenin buğusunda, elde yazılmış bir mektubun kenarındaki mürekkep lekesinde saklıydı. Kimseye kanıtlanması gerekmeyen, ekranlara sığdırılmaya çalışılmayan, sessiz bir iç huzur.
Şimdilerde mutluluğu "başarılması gereken bir hedef" sanıyoruz. Oysa mutluluk, peşinden koştukça kaçan o ürkek kuş gibidir; sadece durup dinlendiğinde omzuna konar.
Modernite bize "daha fazlasını" vaat ederken, vintage ruhu "yeterli olanın" şiirselliğini fısıldar:
Dün: Çabasız bir şıklık, yaşanmışlık kokan bir gülüş.
Bugün: Kusursuzluk çabası, kurgulanmış neşe.
Dün: Anın içinde kaybolmak.
Bugün: Anı kaydetmekten yaşamayı unutmak.
Belki de ihtiyacımız olan şey, biraz daha az "çaba", biraz daha fazla "teslimiyet". Çünkü gerçek zarafet, ne kadar uğraştığınızda değil, ne kadar kendiniz olduğunuzda gizlidir.
Zamanı biraz yavaşlatmaya, çabasızlığın o huzurlu kollarına bırakmaya ne dersiniz? Kim bilir belki de en güzele o zaman ulaşılır...