Teoman'ın romanını senaryolaştıran Akın Aksu, “Kitap bir itirafname gibi”

Ahlat Ağacı ve Kuru Otlar Üstüne'nin senaristi Akın Aksu, Teoman'ın Sayın Bay Rock Yıldızı romanı üzerinden yeni bir senaryo hazırlığında... Çalışmalarının devam ettiğini söyleyen Akın Aksu, “Kitap üzerine dikkatli çalışarak acele etmeden ilerliyoruz. Sayın Bay Rock Yıldızı'nı okuduğumda yarı kurgusal karakter üzerinden üretilmiş bir itirafnameye benzetmiştim, cesur bulmuştum. Herhangi bir filtre ya da saklanma halinin izi bile yok. Metindeki enerjiyi zedelemek istemiyoruz. İçimize sinmediği noktada vazgeçebileceğimiz kadar özgürüz” diyor.

AKSAM.COM.TR

İpek Tanır

Son yıllarda en çok konuşulan, en prestijli uluslararası festivallerde ödüller alan filmleri Ahlat Ağacı, Kuru Otlar Üstüne'nin senaristi, Cihangir Cumhuriyeti ile 'töre, namus, intikam' sarmalının dışında hikâyeler anlatılabileceğini gösteren Akın Aksu'ya imza attığı işlerle ilgili merak ettiklerimizi sorduk.

"AİLE SICAKLIĞININ HİSSEDİLDİĞİ BİR FİLM"

Sizi senarist olarak Ahlat Ağacı, Kuru Otlar Üstüne ve Cihangir Cumhuriyeti yapımlarından tanıyoruz. Yazma serüveniniz ne zaman başladı?

On beş, on altı yıl önce üniversiteden mezun olduğum dönemlerde yazmaya başladım. Belirgin şekilde hatırlamasam da sanırım o dönem yaşadığım hayattan ve çevremden uzaklaşma dürtüsüyle yazmaya başladım. Çünkü düşünmenin ve yazmanın beni dış dünyadan uzaklaştırdığını hissediyordum. Öyküler ve denemeler yazıyor, dostlarıma okutuyordum.

Ahlat Ağacı senaristlik yolculuğunuzda nasıl bir yerde duruyor? Senaryo aslında sizin hikâyeniz üzerine kurulmuş. Filmi izlediğinizde ne hissettiniz?

Evet, o dönemde yazdığım yazılar vardı, yerel gazeteler ve dergilerde denemeler ve kısa hikâyeler... Ardından bu metinlere ekler yaparak bir kitap olarak bastırmıştım. Bu yazıların arasında Ahlat Ağacı başlıklı kısa bir denemem vardı. Yalnızlığın, uyumsuzluğun üzerine ve yer yer de geçimsizlik üzerine bir tür metafordu. Ahlat Ağacı'nın senaryosunu bu metinden ilham alarak ve arka plandaki kitap bastırma sürecini de çalışarak oluşturduk. Aradan on sene geçmiş, senaryoya 2015 yıllarında başlamıştık. Ahlat Ağacı'nın bendeki duygusu aile sıcaklığının hissedildiği bir film olarak kaldı. Her şeye rağmen birbirine muhtaç, birbirini anlamaya ve kabullenmeye hazır insanların anlatıldığı bir film şeklinde diyebilirim. Filmi izlediğimde artık kendimden veya yaşadıklarımdan herhangi bir kesit arayacak durumda değildim. Çünkü öğretmenliğe başladım ve Türkiye'nin doğusuna gittim, orada hayalimdeki gibi sessiz bir evren kurdum. Artık dokusuyla, kokusuyla bambaşka bir süreçteydim.

"NURİ BİLGE CEYLAN İLE ÇALIŞMAK BANA ÇOK İYİ GELİYOR"

Film, uluslararası bir yapım oldu. 71.Cannes Film Festivali'nde gösterildi. Bu hayal ettiğiniz bir şey miydi?

Nuri Bilge Ceylan dünyada bilinen bir yönetmen, uluslararası bir isim. Cannes veya farklı bir festivalde yer almak öngörülemez bir durum değildi fakat süreçte bunu düşünmüyordum. Senaryo öncesindeyse böyle bir hayalim söz konusu olamazdı.

Nuri Bilge Ceylan sizin için ne ifade ediyor? Onun gibi güçlü bir yönetmenle yazmak sizin yaratıcılığınızı nasıl etkiledi?

Aidiyetsizlik hissimiz birçok yönden benzeşiyor ve beni birçok yönden iyi tanıyor, anlıyor ve anlatıyor; elbette kendi bakışı, duyguları ve yorumuyla. Bizim yorulmadan anlaşabildiğimiz, zihinlerimizin birbirini okuduğu bir alan vardı ve bunun sağladığı rahatlığın yanında, bizi gereksiz kelimeler sarf etmekten koruyordu. Sanki bu yüzden gerekli olduğu takdirde olayları, durumları ve duyguları ileri aşamalardan konuşmaya başlayabiliyorduk. Çalışma konusunda düzenli, disiplinli ve detaycı biri. Ki bu durum benim de obsesif yönümü besliyor, motive ediyordu. Yazma konusunda sürekli konuşurduk, edebiyat, sinema yer yer de felsefe üzerine sohbetlerimizde yalınlığı, sade görmeyi ve değerlendirmeyi vurgulardı. Bu yaratıcılıktan ziyade sadeleşmek, geriye çekilmek ve bu da yapıma uyuyordu. Nuri Bilge Ceylan ile çalışmak bana çok iyi geliyordu. İki işimizde de çalışma sürecinin büyük bölümü uzun sohbetler, çıkarımlar, itiraflar ve anılarımızdan oluşurdu.

Ahlat Ağacı'nda oyuncu olarak da yer aldınız. Bu alanda Nuri Bilge Ceylan gibi bir yönetmenle çalışmak nasıldı?

Öyle bir şey planda yoktu, rastgele gelişti. Yazdığımız sahneler olduğu için yabancı değildim, sürekli tekrarların yoruculuğu dışında zorluğu yoktu.

"KURU OTLAR ÜSTÜNE" FİLMİNİN İLK ADI "İŞKENCE" İDİ

Kuru Otlar Üstüne filminde de senaryoyu Nuri Bilge Ceylan ve Ebru Ceylan ile yazmıştınız. Film, 76. Cannes Film Festivali'nde en iyi kadın oyuncu ödülüne layık görüldü. Kuru Otlar Üstüne filminin fikri kimden çıkmıştı? Sizin için nasıl bir deneyimdi?

Öğretmenlik görevinden önce Ankara'dan geriye şeklinde tabir edilen bölgeye gitmemiş olmama rağmen kültürüne hâkimdim. Çünkü Anadolu'nun kültürüne dağlarından nehirlerine, ağıtlarından deyişlerine, şiirinden hikâyelerine ve müziğine kadar uzun yıllar ilgi duymuştum. Bu sebeple orada tasavvurumdaki Anadolu'dan farklı bir doku ile karşılaşmadım. Üç yıl öğretmen olarak çalıştığım Erzincan'da şartlar göz önüne alındığında kısıtlı imkânlarla yaşamlarını sürdüren insanların dirayeti beni etkilemişti. Görev sürem bitmek üzereydi ve dönmeden önce bir metin yazmak istiyordum, çünkü sessizlikle, kırsal ile sınavım bana sıkıntının yanında büyük de bir güç veriyordu. Bu sebeple olayları ve hikâyeleri aşan tek bir amacım vardı; Bu bölgeyi, dokusuyla, sessizliği, kıpırtısızlığıyla dünyaya anlatabilmek, izletebilmek. Ve bu da Nuri Bilge Ceylan ile olurdu. Bu sebeple bölgenin bendeki yeni anlamı ve duygusunu hissetmeye çalıştım. Bölgede geçici süreyle yaşayan bir insanı dünyaya anlatmak istesek nasıl bir zemin üzerinde olmamız gerecekti? Hissedebilmek için gündelik gözlemleri aşmak ve içselleştirmek gerekiyordu. Bir tür içe dönüklüğün, kendi zihnine kapanma halinin yarattığı sürekli bir sorgulama, zaman zaman gerçeklik ile sorunlu bir mesafelenme bölgenin bendeki temel duyumuydu. Ayrılmadan önce hızlı bir şekilde yaşadığım ve kurguladığım olay ve düşünceler içeren notlar hazırlamaya başladım. İlk adımda "İşkence" başlığını verdiğim bu metni Nuri Bilge Ceylan'a gönderdim ve üzerine konuştuk. Biraz daha geliştirmem konusunda anlaştık. Metin üzerine kısa bir süre daha çalıştım, "İşkence" başlığını değiştirerek "Kuru Otlar Üstüne" adını verdim. Çıkış noktası bu şekilde gelişti. Son notlarımı okuyan Nuri Bilge Ceylan'ın dönüşü olumlu oldu. Ardından Erzincan'a geldi. Birkaç gün lojmanda kaldık ve bölgeyi dolaştık. Birkaç ay sonra İstanbul'a taşındığımda bu metnin son hali üzerinden konuşmaya başladık ve adım adım senaryo sürecine gidildi. Uzun bir çalışmanın ardından sahne yazımına geçildi. Belirli sahnelerin uzun mesai gerektirdiğini hatırlıyorum. Yönetmenin tasarrufunda Ebru Ceylan ile birlikte uzun bir çalışma süreci söz konusu oldu. Yazım süreci yanılmıyorsam iki ay sürmüştü.

Umutla umutsuzluk arasında giden bir hikâye, Kuru Otlar Üstüne... Ve hikâye Türkiye'nin zorlu koşullarında geçiyor. Bu filmde sizin yazmakta en zorlandığınız sahne hangisi idi?

Zorlu iklim ve hayat koşullarına rağmen umut edebilmek bana göre insanın tüketilemez gücüne işaret ediyordu. Kırsallık ve bozkır geleneğinde ilişkiler aile çekirdeğinde sürer. Çetin koşullar, uzun kış mevsimi, kısıtlı ekonomik faaliyetler o bölgede yaşayan insanlara güçlü özellikler sağlamış. Aslında bu duygu türkülerine kadar sinmiştir. Aynı şekilde kısıtlanmaya rağmen umut etmeyi de türkülerinden dinleriz ve hissederiz. Doğu Anadolu türkülerinde dağ sembolü güçlüdür. İdeallerin, umutların ve buna karşı imkânsızlık bilgisinin iç kurutucu gerçeği dağlarda simgeleşir. Burada kişiyi çevreleyen doğa soğuk ve şefkatsizdir. Hâliyle varoluşun ağırlığı daha güçlü duyumsanır; bu da insanı koyu bir depresyona itebilir. Mekân artık kişi için bunalım dolu bir çember halini aldığında yaşanan içe çöküş ve erozyon belirli yapıdaki insanların yüzlerinden okunabilir. Yeryüzünde aldatıcı ışıklardan uzakta, bir gezegende olduğunuzu hissetmekten daha korkunç ne olabilir? Hâliyle insan için böylesi sınırlı mekân ve kültür özellikleri kolaylıkla başka bir yerin idealize edilmesine ve aldatıcılığa duyulan özlemin bir ifadesine dönüşebiliyor. Bir noktadan sonra herhangi bir bölge üzerinden dünyadaki insanın, hiçbir yerde kurtulamayacağı türde bir lanete benzeyen köksüzlük, yersizlik, yalnızlık ve anlamsızlık hallerine ulaşıyoruz. Senaryo sürecinde zorlandığım bir aşamayı hatırlamıyorum. Çünkü bir metinden yola çıkmıştık, bu bize iyi bir zemin sağlamıştı. Sadece bir kesitte karakterlerin birbirleriyle olan ilişkilerini yeniden kurmuştuk ve bunun zaman aldığını hatırlıyorum.

"TAŞRA TERCİH EDİLMEYEN BİR YERDİR"

İki filmde taşrada, belirli oranda köyde geçiyor... Taşra sizin için ne ifade ediyor?

Klasik yönde taşra tanımı, merkezden uzak, dışarılık, az gelişmiş veya merkeze nazaran dezavantajlı, geleneksellik, iletişimsizlik gibi uzatabileceğimiz bilindik kavramlarla ilişkilendirilir. Genel itibariyle taşra modernleşme, kapitalistleşme süreçleriyle, hatta Türkiye açısından geç kapitalistleşmenin koşullarıyla var olagelen bir kavram. Edebiyatta ve sinemada farklılıklar gösteren taşra anlatıları çoğunlukla bu ağırlık merkezinde, yani bir olumsuzluk ifadesi olarak modernleşemeyen, kentleşemeyen, medeniyetten uzak, sorunlu ve kısıtlı kültür özelliklerinin alanı olarak kendini gösterir. Bu yaklaşımın yanında Türkiye'de belirli dönemlerde ortaya çıkan ve nostalji biçiminde yorumlanan iyimser görüşlerde ise taşranın olumlu yönleri vurgulanır. Günümüze geldiğimizde küreselleşmenin ivmesi, taşralaşan merkez ve merkezleşen taşra savlarıyla değerlendirdiğimizde sabit bir kategori olarak tek tip taşra kavramından bahsetmenin kolay olmadığını görürüz.

Kişisel bir yerden söylemek gerekirse taşra tercih edilmeyen yerdir, bu yüzden bir ruh halidir, soyut ve değişkendir. Çalışmalarımızdaki eğilimimiz de bu yönde. Daha geniş bir açıdan bakmak gerekirse, varoluşun yoksunluğu taşra şeklinde tanımlı bölge ya da bölgelerde güçlü biçimde hissedilir ve bu bize yaşadığımız dünya ile ilgili saf bir gerçeklik sunar. Bu gerçeklikle çarpıştığımızda gelgitlerimiz ve zamanda yer alışın ağırlığı kırsalda güçlü şekilde hissedilir. Bu anlatılarda toplumsal yapıda ahlakî değerler içerisinde kabul görmeyen dürtüleriyle uyumlanarak var olabilen veya bunu beceremediği ölçüde çatışma yaşayan ya da içine gömülen karakterler merkezde yer alıyor, bireysellikleriyle çoğunluğun dışında kalmış ve topluluğu anlamsız, az gelişmiş, baskıcı özellikleriyle suçlama eğiliminde olan ve sonunda temel sorunun öznesi olduklarını, kendi arzu ve eksikliklerinin farkına varan karakterler. Dolayısıyla bireyin aidiyetsizliği, yabancılaşması, çevreyle, kendisiyle kurduğu ilişkileri ve anlam arayışı odak noktamızı oluşturuyor. Bu kavram ve gerçekliği bizim için ne ifade ediyorsa, buradan pek uzaklaşmıyoruz.

"KILIÇSIZ, SİLAHSIZ BİR DİZİ YAZMAYI DÜŞÜNDÜK"

Cihangir Cumhuriyeti 10 bölümlük bir dizi olarak TRT tabii'de izleyici ile buluştu. Biraz ondan da konuşalım...

Bundan önce farklı bir konu olarak Tolstoy'un İtiraflarım adlı güncesi üzerine bir dizi düşünmüştüm. Yıllar önce okuduğumda Tolstoy'un arayışı ve cesareti beni çok etkilemişti ve dönem dönem aklıma düşen bir tarafı vardı. Bu güncede Tolstoy bir dönemini geçirdiği sanat zümreleri içerisindeki ortamı anlatıyor, sanatın anlamına yönelik inancı bir din, icracılarını da papazlar olarak yorumluyor ve bir dönem yaşadığı gösterişçi çevrelerin açgözlülüğüne katlanamayarak gerçek bir hayat şeklinde tanımladığı bir arayışa yöneliyor. İtiraflarım dönemin sanat, bilim ve felsefe akımlarına karşı tenkitlerinin yanında Tolstoy'un umutsuzluk içinde taşraya dönerek öğretmenliğe başlayışını, orada da cehalet içindeki yalnızlığını ve anlamsızlık duygularıyla intihar düşüncesinin korkutucu sınırlarında gezindiği buhranlı bir dönemin samimi anlatımı. Bir süre sonra bu eseri Türkiye'de uyarlama düşüncesinin bir hayalden öte gitmeyeceğini anladım. Sonra ilgim tamamen değişti ve buruk bir insanın hikâyesi aklımdaydı. Ece Ayhan üslubuyla söylersek eski adıyla namı diğer Lubunistanı devlet ile kol kola fetheden Cihangir Güzelleştirme Derneğinin bir dönem mahalleden gönderdiği bir lubunun hikâyesiydi bu ve uzun bir geri dönüş hikâyesi olması nedeniyle dizi olarak tasarlanabilirdi. Fakat bu hikâyenin de kendi içinde zorlayıcı yönleri vardı. Sonra yolumuz Mustafa Kara ile kesişti, birlikte hızlı bir şekilde yazılabilecek bir dizi düşündük. Şivesiz, konaksız, şiddetsiz, yani kılıçsız, silahsız bir dizi yazmayı düşündük. Çeşitli yapımlarla görüşmeler gerçekleştirsek de bilindik dizi kodlarının dışındaki fikirlere pek ilgi duyulmadığını gördük. Cihangir'in belirli klişelerle öne çıkıyor oluşu ve sektör üzerine çözüm ve söküm olanaklarına uygunluğu işimizi kolaylaştırıyordu. Kısa sürede yazabileceğim, tasarı olarak yaşlı, sempatik ve biraz da eski tip diyebileceğimiz bir aydın kişiliğe ve çevresindeki hempalarına taç giydirme ve geri alma döngüsü içinde şenlikli bir yapı kurarak başladım.

İlham aldığınız karakterler oldu mu? Nedim karakteri nasıl ortaya çıktı?

Kendini oyalama konusunda yetenekli ve sonunda bir tür farkındalık noktasına ulaşan yaşını almış bir insanı hayal etmiştim. Nedim yaşadığı çevrede mutlu ama dar alanın kendisinde yarattığı miyopluğun farkında değil. Düz ve ahlaklı biri, incelikleri ve ilişkileri, görgü ve nezaketini yaşama biçimi onu aniden tahammülsüzlük ve katılık sınırlarına yaklaştırabilecek derecede baskın, bir şeylerin erbabı olmak, mahirlik göstermek, künhüne vakıf olmak pek bir önemli onun için. Ve sürekli ahlak üretmesiyle bilgeliğini yansıtma alışkanlığı ideal benliğinde kurduğu aydın kişilik için fazla sıradan. Yaşantı eksikliğini basit dedikodularla gideriyor. İyi kalpli fakat potansiyeli düşük, Şerif Mardin'in Türkiye'de entelektüelliğin sanatın bilimin doğasında eksik bulduğu ve batılı şeytanî yaratıcılığın kaynağı olarak gördüğü daemona uzak bir kişilik. Son derece görgülü olmasına rağmen yeri geldiğinde huysuz mu huysuz... Kemal Tahir'in avamı, aydını her tabakada bulduğu softalık onda da beliriyor. Nedim kendini üzmeyen bir karakter, ilişkiler, aşk, sevgi her şey kolay olsun istemiş. Bir yönüyle tüm insanlar gibi, bu yüzden suçlanabilecek biri değil.

"YALNIZLAŞMIŞ KARAKTERLERE YAKIN HİSSEDİYORUZ"

Taşrayı çok iyi yazan bir yazar olarak Cihangir gibi şehirli bir evrene geçmek sizin için nasıl bir değişimdi?

Türe özgü nitelikleriyle insan her yerde aynıdır, nihayetinde bir türdür. Hâliyle insanın ortak noktaları üzerine evrensel bir bakış geliştirmeniz gerekiyor. Geleneksel ya da modern yapılarda öznenin bölünmüşlüğü, eksikliği ve arzusu kısaca onda tamamlanamayacak boşluklar üzerine düşünüyorum ve karakterler genelde bu motivasyonla oluşuyor. Bu anlamda bireyin içgüdüleriyle çatışmasını yaratan geleneksellik ve modernliğin, bu yapıların oluşturduğu aidiyetsizliğin, yani taşranın geleneksel ve kurumsal döngüsünde, kentte kapitalist ilişkilerle yaşamak zorunda kalan yığınlar arasında yalnızlaşmış karakterlere yakın hissediyoruz.

Diziyi bağımsız bir filme benzetenler de oldu, eleştirenler de...

Evet, bağımsız bir sanat filmine eşdeğer görenler de, "Muhafazakâr bir propaganda dizisi" olarak nitelendirenler de oldu. Muhafazakâr propaganda, seküler propaganda şeklinde ayrımların olduğunu hiç sanmıyorum. Kültür endüstrisinde ise her üretim propaganda olarak nitelendirilebilir. Çünkü propaganda bireyin bağımlılıklarını yaratan süreçlerle, yeniden üretilen tüketim kültürüyle ilgilidir. Bu, popüler kültür çıktılarıyla sürekliliği sağlanan günlük yaşam ideolojisidir. Dolayısıyla küresel veya yerel düzeyde kurum veya sermayelerin fonksiyonunu, organizasyonları, fonları, lobileri düşündüğümüzde kültür ve sanat alanının özerkliği anlamında içinden çıkılması kolay olmayan ilişkiler ağını gündemimize almış oluyoruz. Küresel boyutta tekelleşmeyi düşündüğümüzde trendleri platformlarıyla, medya, sermaye ilişkilerini göz önüne aldığımızda meselenin ne olduğunu iyi anlarız. Bu yönde yani sanatın özerk alanına yönelik Frankfurt Okulu öncülerinden Adorno ile Horkhaimer endüstrileşmiş kültür metalarının yanıltıcı rolleri üzerine, tüketim kültüründe bireyin tasarımına yönelik düşünsel çalışmalar yürüttüler. Kültür alanının diğer ekonomik sektörlerden ayrı değerlendirilemeyeceği yönünde kapsamlı çalışmaları sanatın konumu ve dönüştürücü işlevi üzerine eleştirileri içeriyordu. Kültür üretimini aydınlanma karşıtlığı biçiminde yorumladıkları kapitalizmin tahakküm araçları ile ilişkilendirdiler. Perspektifimizi buradan kurduğumuz ölçüde gerçekçi sonuçlara ulaşırız. Bu yüzden propaganda ifadesinin içeriği farklılaşıyor.

"MUHAFAZAKÂR YAPILAR HER YERDE"

Muhafazakârlığa gelirsek muhafazakâr yapıların her yerde olduğunu kolaylıkla görürüz. Basit olarak sanayii içerisinde, sektörde konumumuza yönelik sorgulanamaz bir alan muhafazakâr bir yapıyı yansıtır. Bu paradigmalar, açıkça dinselleşen yapılar maalesef sanat alanının özerkliğine işaret etmiyor. Bu bağlamda muhafazakârlaşmış kültür habitatına karşı sansasyonel çıkışıyla Baudrillard'ı göz önüne alalım. Baudrillard kültürü korumanın bir atık toplama ve biriktirme hâli olduğunu savunarak kültür dünyasını bir pazarlamacılık modeli şeklinde yorumlamıştı. Yayınladığı bir makalede çağdaş sanatın hükümsüzlüğünü ve geçersizliğini yazdı ve bu radikal çıkışı sonucunda sanat çevresinde dışlanarak ihanet ile suçlandı. Tüketim toplumunu yığıntı olarak niteleyip, tüketim ideolojisinin bir parçası olan çağdaş sanata başkaldırısı, bir tür muhafazakârlaşmış sorgulanamaz yapıya karşıydı. Çünkü modern görsel sanatların metalaşması üzerine sanatın sistemde hiçbir dönüşüme yol açmayacağını düşünüyordu. Sanat çevrelerinin samimiyetsizliğini, tüketicilerin bağımlılığını, sanatçı adını taşıyanların bayağılığını ve özellikle müze galeri gibi kurumları ve sanatçıları ticari ve ikiyüzlü olarak niteledi. Çağdaş sanatı bayağı, vasat, simsarlık, züppelik kalpazanlık gibi ağır ifadelerle yan yana getirmekle kalmayıp sanat çevresini ve organizasyonlarını komplocu şeklinde yorumladı. Aslına bakılırsa Baudrillard manipülatif bulduğu sisteme karşı kendi manipülasyonunu uyguluyordu. Çünkü bu protestolarına rağmen bu alanın dışında değildi. Sonunda bir galeride sergi açabilecek kadar da eleştirdiği ilişkilerin içindeydi.

Cihangir Cumhuriyeti'nin çıkış noktası ne oldu?

Kısaca, bize makul görünen ilişkiler ağı içinde yaşadığımızı unuttuğumuzda kolay şekilde doğruculuk geliştiriyoruz ama bunun bir gerçekliği olmayabiliyor. Sorgulamaya başladığımızda ise dışına çıkamayacağımız bir döngüyü görüyoruz. İşim kelimeleri kullanmak ve kasıtlı üslupla kışkırtarak bir klişeyi tavırlarıyla metnin alanına, dizinin dairesi içine almak istemiştim. İlk önce heyecanla karşılansa da sonra gündem yaratma isteğiyle farklı bir yere çekilmişti. Fakat amaç üstenci dilin gelişerek gerçekleşmesi ve o dönemde Cihangir'i yazamazsın ve yaşayamazsın minvalinde söze dökülen iddianın ve sonradan görme şemasının en alt seviyeden yarışmasıydı. Hali hazırda bu dozda yabanileşen fark ihtiyacının sökümü ancak üzerine bakiyesini kurduğu az gelişmişlik kalıpları, düz ifadeyle feodal, köylü, taşralı, muhafazakâr, İslamcı ve benzeri tanımlar üzerinden gerçekleşir. Bahsettiğim tutumun mahalle ile ilgisi olmasa da yansıtmaya çalıştıkları bilgi söz konusuydu. Bu yüzden dizinin çerçevelediği bilgi olarak, muhafazakâr bir yönetmen üzerinden muhaliflik ve ya benim üzerimden dışarılık iması ve Çanakkale ya da farklı bir bölgeden sırrına erilemeyen, yazılması mümkün olmayan Cihangir savı sınırını çizmeli, iddiasını söze dökmeliydi. Çünkü bir klişe de olsa, prestij düşkünlüğü, sınıf ve ayrıcalık belirteci görülmeden kişilerin ihtiyaçlarını da anlamak mümkün olmaz. Açıkça bu dürtü topluluğun totali üzerinden gelişen ayrıcalık arzusudur ve değerini olumlu beni üzerinden kuramadığı durumda idealindeki statüyü karşıtlıktan sağlamaya çalışır. Böylece öne çıkma iştahı oranında diğerinin negatifliği üzerine asabileşen kimliği kendi negatifliğini yansıtmaya başlar. Bu motivasyon kişinin içinde taşıdığı uzlaşmazlıklar, barışamadığı çatlaklarıdır. Fakat topluluğun ortalamasına yönlendirdiği küçümseme eğilimi açık ettiği gayesi ve ihtiyacı nedeniyle topluluk tarafından küçümsenir. Sonradan öğrenilmiş duyarlılıkları, yarıştırdığı hassasiyetler, kapıldığı moda söylemleri samimi bulunmaz. Çünkü bilinir ki söz konusu eğilimlerle kişi sahip olmadığını yansıtır. Bu sebeple değer arayışı ve huzursuzluğu bir noktada faşizan bir tona yakın düşer. Karnesini gösterir, İstanbullu olduğunu iddia eder ama öyle bir temeli yoktur, birikimi kültürel sermayesi kıttır, kozmopolit ehliyeti bulunmaz, çocukça muhalifliği de çalışmaz, sayıkladığı muhafazakârlık kadar görgüsü, yeterliliği bulunur mu bilinmez ama globale kapalıdır ve bu sebeple yereldir, Türkiyelidir. Çıkış noktası olarak dizinin bir katmanı Türkiye ölçeğinde tutundukları değerler üzerinden bireylerin birbirlerine duydukları bu ihtiyacı konu edinir. Bu çemberin içinde yerleşik, göçebe, köylü, sonradan gelme tanımları ile seküler, muhafazakâr, liberal temsiller yer alıyor ve yapı kendini üreten ve çözen bir oyun haline dönüşüyor.

Ortaya çıkan iş sizi tatmin etti mi? Hayal ettiğiniz dünya seyirciyle buluşmuş muydu?

Diziyi yaratan oyuncu kadrosu oldu, son derece memnunum. Titiz ve uzun bir sürecin sonunda yönetmen ile iyi bir kadro kurduk. Seyirciyle buluşması noktasında platformun sonradan abonelik sistemini değiştirmesi, ücreti üyelik sistemine dönmesi büyük bir engel yarattı. Bu yüzden geç de olsa platformun diziyi ücretsiz olarak sunması veya TRT 1'in yayın akışına alınmasıyla ilgili görüşmeler sürüyor.

"BAY ROCK YILDIZI'NI BİR NURİ BİLGE CEYLAN FİLMİ OLARAK HAYAL ETMEK ZOR DEĞİL"

Şu an yeni bir proje üzerinde çalışıyorsunuz. Teoman, bir paylaşımında kitabı Sayın Bay Rock Yıldızı üzerine bir uyarlama sürecinde olduğunuzu belirtti. Nasıl bir yol izleniyor?

Kitap üzerine dikkatli çalışarak acele etmeden ilerliyoruz. Sayın Bay Rock Yıldızı'nı okuduğumda yarı kurgusal karakter üzerinden üretilmiş bir itirafnameye benzetmiştim, cesur bulmuştum. Herhangi bir filtre ya da saklanma halinin izi bile yok, çırılçıplak, yıkıcı ve duygulu olduğu kadar zeki ve komik. Metindeki enerjiyi zedelemek istemiyoruz. İçimize sinmediği noktada vazgeçebileceğimiz kadar özgürüz. Bu düşüncelerle başladık ve süreç devam ediyor.

Timur karakterinde sizi çeken ne oldu? Sayın Bay Rock Yıldızı'ını bir Nuri Bilge Ceylan filmi olarak düşünseydik nasıl olurdu?

Sayın Bay Rock Yıldızı'ndaki Timur karakterini dikkate değer kılan bunalımı ve melankolisi ölçüsünde yıkıcılığı ve mizantropisi. Timur hayatta ve çevresinde aradığı sahicilik, geçici de olsa tutucu bir gerçek, kısaca imkânsızı istiyor ve yaşadığı hayal kırıklığı ile kendini kaybetme noktasına tırmanıyor. Tüm ilişkilerin ve eğilimlerin ötesinde, bu dünyada ne yapacağım şeklinde temel bir soruyu sorması ve insan için yeryüzündeki çıkışsızlığı ve çırpınışı yansıtması, kısaca arayışı, tatminsizliği, duygusallığı ve öfkesiyle kötümser bir tablo çiziyor, Timur. Tutarlılık düşkünü değil ama buna rağmen tartışmalarında savunuları mantıklı ve isabetli, dağınık ama her şeyin farkında, ahlak üretmiyor, aksine bir tür krize dönüşen anlam arayışında giderek kendini yıkıyor. Sayın Bay Rock Yıldızı'nı bir Nuri Bilge Ceylan filmi olarak hayal etmek benim için zor değil. Taşradaki karakterlerimiz gibi ayrıksı, çevresiyle uyumsuz, kendini kolay kandırabilen biri değil, bu sebeple de derin bir yalnızlık içinde. Müzisyen ama kültür söylem ve imgelerine karşı. Herhangi bir kültüre ve sınıfa ait hissetmiyor. İşi ve formasyonu batılı olmasına rağmen çevresindeki batıcılara katlanamıyor. Karşı koyuşları, yalnızlığı ve iniş çıkışlarıyla perdede hayal edilebilecek ve izlenebilecek bir karakter, Timur.

"KENDİMİ SEKTÖRÜN İÇİNDE HİSSETMİYORUM"

Peki sinemaya bu kadar yoğun mesai harcarken öğretmenliği bırakmayı düşündünüz mü? Bu sektörün kalbi İstanbul, sektörde planlarınız neler?

Mesleği bırakmam yazarak hayatımı kazanmam anlamına gelir, bu durum yani yazmanın bir mesleğe dönüşmesi katlanılması zor bir süreç yaratabilir. Yalnızca dizi-film sektörüyle sınırlı değil Türkiye'de İstanbul kültür endüstrisinin merkezi. Aslında sektörün içinde hissetmiyorum ve sektörde şaşmaz ideallerim olmadığı için artık yer değiştirerek yaşamak istiyorum. Çünkü rutin bir süre sonra bunalımı getiriyor, bir tür körleşme yaratıyor, belki de yerleşiklik ile hiçbir zaman barışamadım, bilemiyorum. Artık dijitalleşmenin imkânlarını göz önüne aldığımızda yazmak konusunda her yerden çalışmanın mümkün olduğunu söyleyebiliriz. Bu da ideal olarak bile olsa gündelik olanın döngüsünden kurtulmayı, farklı bölgelerde ve zamanlarda kendine, insanlara, hikâyelere tanıklık etme fırsatını sunuyor.

Bir süre önce Kıssa'dan Hisse Kısa Film Festivali kapsamında genç sinemacılarla bir araya gelmiştiniz. Yolun başındakilerle bir araya gelmek, tecrübelerinizi paylaşmak ne hissettirdi size?

Mütevazı bir hava vardı, oldukça keyifliydi, samimi bir buluşma olduğunu düşündüm. Sinemaya gönül veren genç insanlarla bir araya gelmek keyifli. Özellikle bu yüzden üniversitelerde sinema topluluklarının etkinliklerini önemsiyorum. Festivalleri anlamlı kılan buluşmalar oluyor. Etkileşimin ileriye dönük ideali olan adaylar için faydalı olabileceğini düşünüyorum.