Prof. Dr. İskender Pala'dan dil uyarısı: “350 kelimeyle daha basit ama daha mutsuz yaşarsınız”

''Uykularınızdan uyanın ve kelimelerinizi çoğaltın. 350 kelimeyle sığ bir hayat yaşarsanız böyle bakarsınız ama 3 bin 500 kelimeniz olursa her tarafı görürsünüz. O zaman Filistin'deki acıya ortak olursunuz, dünyanın bir yerindeki sevinç de sizin için sevinç olur. Evet 350 kelimeyle daha basit ama daha mutsuz yaşarsınız.'' dedi.''

AKSAM.COM.TR

Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Politikaları Kurulu Başkan Vekili, akademisyen ve yazar Prof. Dr. İskender Pala, librettosunu kaleme aldığı "EDUSA: Bir Anadolu Hikâyesi" operası ile "Soygun" adlı yeni romanını anlattı.

Sanatın ve dilin toplum üzerindeki etkisinin büyük önem taşıdığını belirten Pala, kültürel varlığın fiziksel varlıktan daha hayati olduğunu vurguladı. İskender Pala, librettosunu kaleme aldığı ve Anadolu'da Lidya-Pers Savaşları arka planında geçen bir aşk hikâyesini konu alan Edusa operasının anlatısındaki kültür kavramına dikkati çekti.

Usta yazar, bir milleti millet yapanın fiziksel varlığından ziyade sahip olduğu kültürel birikim olduğunu belirterek, Edusa'nın hikâyesine ilişkin şunları söyledi:

"Toplumların bütün fertleri bir savaşta, bir salgında yahut bir tabii felakette yok olsa ve geriye dört kişi, üç kişi, iki kişi kalsa... Eğer o iki kişi kültürlerine sahiplerse yeniden o toplum aynı kültür dairesinde aynı millet olarak hayat bulabilir. Ama bütün toplumu öldürüp kültürlerini yaşatmak yerine toplumun kültürünü öldürüp de toplumu yaşatırsanız o millet aynı millet değildir. Onun için bir toplumun fertlerinin ölmesindense kültürün ölmesi daha felakettir. Fertler ölebilir, yeni nesiller gelir ama kültürünüz ölürse gelecek yeni nesiller artık o millet, o toplum, o medeniyet olmaz. Benim ana fikrim buydu. Bunu da bir Anadolu hikâyesi üzerinden vermeye çalıştım."

"Yerli kültürün neden önemli olduğunu anlatmak istiyorum"

Pala, Edusa'nın isminin Yunan hikâyesini çağrıştırdığını aktararak, "İşte tam da oradan yakalamak istiyorum. Yunan medeniyetinin refleksleriyle hareket eden bu toplumun insanlarına kültürün ne demek olduğunu, yerli kültürün neden önemli olduğunu anlatmak istiyorum. Ben bu tarihsel süreçteki hikâyeyi biraz da bugüne uyarlayarak, insanların kendilerine bakmaları gerektiğini, 'Yerlilik ve Anadolu ne demek?' anlamaları gerektiğini düşünüyorum. Aslında Yunan hikâyesi diye bildiğimiz pek çok şey Anadolu hikâyesi. Çünkü esas topraklar bizim topraklarımız ama Yunan medeniyeti almış başını gitmiş. Ben bu sancıyı çekiyorum." diye konuştu.

Bu bağlamda eserde yer alan başkahramanların isimlerindeki gizeme de değinen Pala, Edusa (Asude), Halludas (Sadullah), Kufu (Ufuk) ve Mehte (Ethem) isimlerinin tersten okunduğunda Anadolu'ya ait adlara dönüştüğünü kaydetti.

İskender Pala, Türkiye'de nadiren opera metni yazıldığını söyleyerek, "Hele bazı kesimlerin hiç ilgi alanına girmeyen bir metin. Oysa çok neşeli, zevkli, lezzetli bir alan. Keşke kendi hikâyelerimizden operalar çoğalsa. Bizdeki konu zenginliğiyle Batı formu birleştirildiğinde oldukça zengin bir şekilde dünyaya bizden yayılabilir." görüşlerini paylaştı.

Edusa operasının hazırlık sürecine de değinen Pala, sözlerine şöyle devam etti:

"Daha önceden şiir tarzındaki bazı sözlerimin terennüm edildiğini, bestelendiğini biliyorum ama Güldiyar Hanım bana hazırladığı formu dinlettiğinde şunu hissettim: 'Burada şu sözler geçmeli.' O da bana 'Ben sizin yazdığınız metni okurken müzik kendiliğinden zihnimde oluştu.' demişti. Demek ki karşılıklı olmuş. Çünkü enstrümantal olarak sadece müziği dinliyorsunuz. Sözler sizin zihninizde. O güzel bir duyguydu. Şüphesiz insanın ortaya çıkardığı eser, bir çocuğu gibi. Bir çocuğunuz doğduğu zaman seviniyorsunuz. Bu da öyle heyecanlı bir duygu seliydi."

Pala, opera metinlerinin daha sıkıştırılmış olduğunun altını çizerek, "1,5-2 saatlik bir süre içerisinde, söyleyeceklerinizin bir de teganniyle söyleneceğini duyunca ister istemez kısmaya başlıyorsunuz. Bunun için Edusa'yı yazdığımda, bunu nasıl kısaltırım, hangi kelimeler fazlalık diye düşünerek, tekrar üzerinde işçilik yaptım. Ama bir roman yazarken çok daha serbest davranabiliyorsunuz. Librettoda, 350 sayfalık bir romanın konusunu 15 sayfada anlatmanız gerekiyor." dedi.

"Aydının görevi uyandırmaktır"

"Soygun" adlı yeni romanına da değinen İskender Pala, eserin güncel tartışmalarla paralellik kurabildiği II. Mahmut döneminde geçtiğini belirtti.

II. Mahmut'a hakkını teslim etmeyi amaçladığını da vurgulayan usta kalem, romandaki karakterlerin izdüşümlerinin günümüzde de görülebildiğini belirtti. Pala, Yeniçeri Ocağı'nın kaldırıldığı dönemde yaşanan iktidar-muhalefet mücadelesinin bugünküne benzer bir atmosfer oluşturduğunu ifade ederek, şunları söyledi:

"Muhalefet ve iktidar. Karanlığa küfretmek, olmayan kişiler üzerinden hesap görmek... Yani bugüne çok benzeyen çağ. İnsanların mutsuzluk zamanı. Tarihe baktığımız zaman bugün yaşananlar üç aşağı beş yukarı aynı. Orada bir adam var, ülkesi için bir şeyler yapmaya çalışıyor. Mektepler, yollar açıyor, iyi şeyler yapıyor fakat bir türlü yaranamıyor. Çünkü muhalefet böyle bir şey. Ben bugünün hikâyesini II. Mahmut dönemi üzerinden anlatmaya çalıştım."

Pala, bugün kullanılan Türkçenin sığlığından duyduğu endişeyi dile getirerek, "Bir yazarın görevi, okuyucu kendisini anlasın diye okuyucunun anladığı dilden yazmak değildir. Yazar okuyucunun seviyesine inmez, okuyucuyu kendi seviyesine yükseltmeye çalışır. Bugünkü okuyucuya göre dilimi ağır bulan insanlar var. 'Hocam anlayamadığımız kelime çok.' diyor. Fakat ben buna dikkat ediyorum. Yani siyak ve sibakından, bu kelimeyi bilmiyorum ama herhalde şu manaya geliyordur diye tahmin edebilmeli diye araya kelimeler serpiştiriyorum." diye konuştu.

Yazarın sorumluluk taşıdığını belirten Pala, "Hiç durmadan kelimeleri kısaltarak, hecelere bölerek, 350 kelime ile hayatı yaşamaya çalışmalarına yahut buna razı olmalarına hayıflanıyorum. Benim kitabımı anlayamıyorsa alıp okumasın, problem yok. Ama ben yazar olarak bir sorumluluk taşıyorum. Anlayan, kitabımı okuyan insan biraz yükselmeli. En azından o kitabı okuyorsa, para vermişse karşılığında bir şeyler zihnine koyabilmeli." şeklinde konuştu.

Usta yazar, kitaplarında yer alan aşk, heyecan ve maceranın başka bir amaç taşıdığını aktararak, "Dünyada hiç kimse öğrenmek için para, emek ve zaman harcamıyor. Ama eğlenmek için para, zaman, emek harcıyor. O zaman roman bir eğlence aracı. Ama ben o eğlence aracının içerisinde insanlara bir şeyler öğretebilmeliyim. Çünkü öbür türlü öğrenmiyorlar. Bunu hayıflandığım için söylemiyorum. Aydının görevi uyandırmaktır." açıklamasını yaptı.

"Uykularınızdan uyanın ve kelimelerinizi çoğaltın"

İnsanların sahip olduğu kelimelere göre bir hayat yaşadığını vurgulayan Pala, "Uykularınızdan uyanın ve kelimelerinizi çoğaltın. 350 kelimeyle sığ bir hayat yaşarsanız böyle bakarsınız ama 3 bin 500 kelimeniz olursa her tarafı görürsünüz. O zaman Filistin'deki acıya ortak olursunuz, dünyanın bir yerindeki sevinç de sizin için sevinç olur. Evet 350 kelimeyle daha basit ama daha mutsuz yaşarsınız." dedi.

İskender Pala, Türkçe sözlüklerinde 98 binden fazla kelime olduğuna dikkati çekerek, "3 bin 500 kelime demek belki az şey değil ama bir de 35 bin kelimeyle düşündüğümüzü farz edin. Bunu yapabiliriz. Ben bugünkü neslin kelime konusunda çok nankör davrandığını düşünüyorum. Farkına varacaklar hiç şüphesiz. Yaşları 35'e gelince fark edecekler. 'Ben söyledim.' demek çare değil. Bunu bir sistem olarak gençlere kazandırmak lazım." değerlendirmesinde bulundu.

Başarısını ilhamdan ziyade yoğun çalışmaya borçlu olduğunu belirten Pala, kendisinin "daktilo işçisi" olduğunu dile getirdi.

Pala, gençlere hedeflerini yüksek tutma ve çok çalışma tavsiyesinde bulunarak, sözlerini şöyle tamamladı:

"Hedeflerini yüksek koysunlar ve çok çalışsınlar. Ben çok büyük bir romancı, bir ilham sahibi değilim ama çok çalışan bir adamım. Günde 10 saatim masa başında geçiyor aşağı yukarı. Eskiden askerdim, askeri disiplin ile hakikaten günde 10 saat civarında çalışıyorum. Gerçi şimdi 8-9 saate inmek zorunda kaldım yaş ilerleyince. Mesela bir kitabı yazmak için aylarca okurum. Romanın başıyla sonu zihnimde oluşasıya kadar okumaya devam ederim. Romanı yazmak benim için 1,5 aylık bir şey. Daktilo işçisiyim çünkü. Yazdıktan sonra da kabalıklarından nasıl yontabilirim diye tekrar tekrar okuyorum. Daha zarif nasıl söylenebilir, daha güzel nasıl olabilir? Bazen 400 sayfalık romanı yayıncıya götürüyorum ama yayınlandığı zaman 250 sayfa oluyor. 'Onlar gereksiz, bu burada fazlalık, bu olmasın.' diyerek atıyorum."