AKSAM.COM.TR
Suavi Kemal Yazgıç
Fotoğraf, anları kadrajına alır. An, zamanı; kadraj ise mekânı sınırlar. Bu sınırlar aynı zamanda da bir imkândır. Zira algılarımızın sınırları, idrakimizin sınırları içinde yaşarken fotoğraf hem an hem de mekân içinde algılayabileceğimiz ve anlamlandırabileceğimiz bir alternatif bütünlükle karşı karşıya getirir bizi. Şiir ise dilin içinden bir üst dil inşa eder. Bu anlamda dilin hem içindedir hem de üstündedir. Fotoğrafın imkânları/imkânsızlıkları başka bir alandır; şiirin imkânları/imkânsızlıkları başka bir alandır. Ya ikisi bir araya gelirse? İlyas Göçmen'in çektiği fotoğrafları, Şair Selim Babullaoğlu'nun o fotoğraflardan yola çıkarak kaleme aldığı şiirleri buluşturan "Maskeli Adamların Marşı", işte tam olarak bu sorunun olası cevaplarını somut olarak görmemizi/okumamızı sağlıyor.
Sosyal medya çağında görsel paylaşımların bir parmak hareketiyle gözümüzün önünden kayıp geçtiği bir zamanda yaşıyoruz. Çoğu paylaşımı görmek için vakit ayırmıyoruz zaten. Bakıp geçiyoruz sadece. Bu imge bombardımanında muhakeme devre dışı kalıyor, vicdan "mış gibi yaptığımız" bir duygu durum bozukluğuna dönüşüyor. Görebileceğimiz kadar yakın ama dokunamayacağımız kadar uzak hayatlar, daha ne olduklarını hissedemeden gözümüzün önünden geçip gidiyor. Nice suça şahit olmakla kalmıyor sessizce geçiştirerek suç ortaklığı da yapıyoruz. Kaç yaşında olursak olalım kitlesel bir hiperaktivite pandemisi yaşıyoruz adeta. İşte tam da bu adı konmamış pandemi sürecinde yayınlandığından "Maskeli Adamların Marşı" hakkında bir şeyler söylememiz şart.
Ekran çağında yabancılaştığımız yoksulluğa odaklı kareler
Modern zamanların en büyük paradoksu, her an her yerden "bağlantıda" olmamıza rağmen, yanı başımızdaki insana ve sokağa karşı hiç bu kadar kopuk olmayışımızdır. Akıllı telefonların mavi ışığı altında şekillenen yeni bir ontoloji ile karşı karşıyayız. İnsan, kendi varlığını artık bir ekranın sunduğu pikseller üzerinden tanımlıyor. Beğenilerle onaylanan, paylaşımlarla tescillenen bir hayatın içinde "gerçeklik", ancak bir filtreden geçtiğinde değer kazanıyor.
Hem şiirler hem de fotoğraflar "söylenmemişin", "hakkında susulanın" hatta "duyulmayanın/duymazdan gelinenin hissedilmesini sağlıyorlar. "Elinde Ekmek Evine Dönen Çocuğun Söylemedikleri", "Oyunda Kenarda Kalan Kızcağızın Düşündükleri", "Kucağı Elma Dolu Kızcağızın Çok Sonra Diyecekleri" adlı şiir ve fotoğraflara bakınca yoksulları düşündüm. Ancak soyut bir kategori olarak yoksulluğu değil etiyle kemiğiyle yoksulları anlatıyor bu kitap. İki kelime arasında sadece harf farkları bulunduğunu düşünecek kadar zenginseniz size söyleyecek bir sözüm olmaz elbette. Ancak yoksulluğun bütün genellemelerinin ötesinde her yoksulun kendi hikâyesi, şahsiyeti, özlemleri olduğunu fark ediyorsanız yoksulluğun ekonomik ve sosyolojik bir kategori olduğunu yoksulların ise her biri biricik olan insanlar olduğunu anlayabilirsiniz.
Herkesin kendi ekranına bakmasını yaşamak zannettiği bir çağda "Maskeli Adamların Marşı"nın dikkat çektiği ekranların dışındaki hayata kaç kişi dikkat kesilecek bilemiyorum. Her ne kadar İsmet Özel, "insanlar hangi dünyaya kulak verseler diğerlerine sağır" dediyse de şimdiler de insanlar hangi ekranla hipnotize olduysa onun dışındaki her şeye ve herkese körler. Bu kitap, kör noktalara çekiyor dikkatimizi. Göremediğimiz, görmekten kaçındığımız hayatlara davet ediyor dikkatimizi.
İnsanlığımızı sakladığımız tavan aralarına davet
Şair Ali Oturaklı'nın kitaba yazdığı ön sözde vurguladığı gibi: "Şairin, zamanın içinde unuttuğumuz nesneleri, yüzleri, çocuklukları, savaşları, barışları, birer şiir süzgecinden geçirerek yeniden kurması, kitabı sadece görsel bir arşiv değil, poetik bir direniş metnine dönüştürür." Kitabın bizi davet ettiği "kör noktalar", aslında insanlığımızı sakladığımız tavan aralarıdır. Görmekten kaçındığımız hayatlar, bize konforumuzu bozacağını hatırlatan gerçekliklerdir. Modern insan, trajediyi ancak bir ekran haberi olarak tüketmeyi seviyor; o trajediyle göz göze gelmek ise ağır geliyor. Göremediğimiz hayatlar; taş yontan ustanın düşündükleridir, yaşlı bir kalaycının bakışlarıdır, köprüdeki ayakkabı boyacısı çocuğun gözlerindeki tanımsız boşluktur. Bu kitap, bizi bu rahatsız edici ama bir o kadar da iyileştirici temaslara zorluyor. Bakmakla görmek arasındaki o devasa uçurumu kapatmaya niyetleniyor.
Fotoğraf ve şiirlerden oluşan kitabın son kısmı "Notlar" ise en az kitabın kendisi kadar ilginç bir tecrübe vaat ediyor okura. Attilâ İlhan'ın şiir kitaplarının sonlarına eklediği "Meraklısı İçin Notlar"ına benziyor bu bölüm, Selim Baullaoğlu'nun kitapta yer alan şiirlerin yazma süreçleri hakkında kaleme aldığı notlardan müteşekkil. Bir nevi "sahne arkası" notları diyebiliriz bu bölüm için. Aslında burada keşke fotoğrafları çeken İlyas Göçmen'in de notları olsaydı. Kadrajlarını gördüğümüz fotoğrafçının cümlelerini de görebilseydik. Güzel olmaz mıydı?
Şiir ve fotoğrafın buluştuğu bu kitap, okuruna ilham vermeye hazır. "Maskeli Adamların Marşı", bu yüzden özel ve kıymetli bir kitap.