AKSAM.COM.TR
Gülcan Tezcan
"Kalbimizin çoraklaşmaması için insanın insan ile temasının kesilmemesi gerekiyor. Ekranlara bakarsanız herkes tekinsiz, tehlikeli, kaba. Oysa sokaklar güzel insanlarla dolu. Bunu fark edelim diye tutuyorum anların kaydını." diyen Fatma Barbarosoğlu,
yeni kitabı Gündelik Hayatın Sahnesi'nde kitabın alt başlığında da dikkat çekildiği gibi kelimelerle ânın kaydını tutuyor. "Karşılaştığım her insanı rızkım biliyorum" sözleriyle yüz yüze iletişimin nasıl bir nimet olduğunu hatırlatan Barbarosoğlu'na gündelik hayatın değişimine dair gözlemlerini sorduk.
Gündelik Hayatın Sahnesi, 2003 yılının Nisan ayında Amerika'nın Irak'ı bombaladığı günlerin izini taşıyan bir akşam vakti tasviri ile başlıyor. Ve biz kitabı şimdi ABD desteği ile İsrail'in İran'ı bombaladığı günlerde okuyoruz. Kitabın ilerleyen sayfalarında 2018 yılında karşılaştığınız, evini, yurdunu ardında bırakmış Iraklı göçmen Kajal'ın hikayesine tanık ediyorsunuz okuyucunuzu. Hayatın hakikaten ilginç karşılaşmaları var...
Gündelik Hayatın Sahnesi kitabı karşılaşma anlarından oluşuyor. İlginçtir kitabı yayınevine gönderirken o dönemin duygu dünyası ile günümüzün duygu dünyası üzerine şöyle bir düşündüm de... Kitabın okuyucu ile henüz buluştuğu tarihlerde ABD-İsrail, İran'ı bombalamaya başladı.167 kız öğrencinin öldürüldüğü günden birkaç gün sonra Maltepe Cumhuriyet Meydanı'nda "Ramazan Şenlikleri" kapsamında açılmış mini lunaparkta küçük çocuklar için yapılmış dönme dolaba binmiş üç kadın gördüm. Bangır bangır bir müzik çalıyor, saat gecenin onu ve bu üç kadın sığamadıkları mini otomobillerin içinde ne kadar çok eğlendiklerini kendilerine, kendilerini görenlere ispat etmeye çalışıyor. Üç kadın. Yaş ortalamaları 50-60 civarı. Birinin platin sarısı saçları, birinin kaşına kadar inmiş beresi, birinin de başında başörtüsü var. Sanal medyada inanılmaz bir duyarlılık sahnelenirken gündelik hayatta "bir elimde cımbız bir elimde ayna" umarsızlığı ile karşılaşınca insan gündelik hayatın içinde daha iyi, daha güzel, daha merhametli sahneler bulmak ve bu sahneleri muhafaza altına almak için dikkat kesilmeli diye düşünüyorum.
Gündelik hayat neden bu kadar ilginizi çekiyor. Bir edebiyatçı ve sosyolog olarak size nasıl bir okuma alanı sağlıyor?
Ahlakın, sanat ve felsefenin, dini ibadetlerin ortak paydası gündelik hayattır. Sağlıktan siyasete, yaşarken temas halinde olduğumuz her olay ve olgunun kaynağı gündelik hayattır. Güne nasıl başladığımız, günü nasıl tamamladığımız, neleri yiyip içtiğimiz, kimlerle ne konuştuğumuz, dilimizde artan ya da eksilen kelimeler, elimizin altındaki ekranlar ile nasıl temas kurduğumuz, akraba ve arkadaşlarla ilişki biçimimiz, kederimizin ve neşemizin kaynağı gündelik hayatın sahneleri içindedir.
İnsanlar bu kadar dikkatini ekrana odaklamışken siz çevresinde olup bitenlere, konuşulanlara ve detaylara kafa yoran bir edebiyatçısınız. Ama bu kez hikâye ve roman yerine denemeler ile aktarıyorsunuz tanıklıklarınızı. 'Deneme' tercihinizin nedeni nedir?
90'lı ve 2000'li yıllar zarfında Ramazan ayının zaman ve mekânda idrak edilişine dair sahnelerin kaydını tutmuştum, Ramazanname adı altında. İnsanların toplu taşıma araçlarındaki tavır ve davranışlarını Otobüsname'de biriktirdim. Aslında O Ölmedi kitabımda, ölüme ve ölülere dair tavır ve tutumlarımızın değişimine dair gündelik hayatta tanık olduğum sahnelerin kaydını tuttum. İlk deneme kitaplarımdan olan Okuyucu Velinimetimizdir'de ve Sözün ve Sükutun Renkleri'nde gündelik hayatın bir cümleye istiflenmiş halde karşımıza çıkan kelime ve cümlelerine odaklanmıştım. Velhasıl içinde yaşarken fark etmediğimiz anların bir metnin içinde idrak edilmesi için gayret sarf ediyorum... Çok hızlı bir değişimin içindeyiz. Herkesin dilinde dolaşımda olan bir cümle var malumunuz: "Ne ara bu hale geldik!" İşte ben "bu ara"yı denemenin bahşettiği zeminde, sahneleri birbirine ekleyerek göstermeye, hissettirmeye gayret ediyorum. Bir anlamda duyguların tarihi için not düşüyorum. Birkaç gün önce Kitapyurdu'nda Ramazanname kitabımın altına yazılmış bir yorumda artık o Ramazanların olmadığını belirten cümlelere rastladım. Ramazanname'deki metinler daha ziyade 1990'ların kaydı. Okuyucunun bunu fark etmesi emeğimin boşa gitmemesinin göstergesi oldu benim için. Ramazanname demişken Kanal 7'de "Şehir ve Ramazan" programı vardı. Neredeyse her akşam Ayşe Şasa ile o program üzerine konuşurduk.
"İnsan kendinden önce yaşamış olanların hikâyesini dinleyen, kendi hikâyesini başkalarına aktaran, başkalarının hikâyesini gören tek canlı." diyorsunuz. Ancak dijital çağda artık herkes "hikâye" paylaşsa da kimse kimseyi dinlemez oldu. Neden sadece kendimize odaklı yaşar olduk?
Hayatımıza giren her teknoloji davranışlarımızı örgütler ve değiştirir. İnternet devriminden önce, değişen hayat şartlarının getirdiği yenilikler belli bir düzen içinde eskinin görgüsüne dahil ediliyor, adab-ı muaşeret güncellenerek iyi ve kötüyü belirleyen ilke korunmaya çalışılıyordu. Ama artık herkes tarafından iyi, herkes tarafından güzel kabul edilen davranışlar yok. Ne diyorlar, "Kime göre iyi, kime göre güzel?". Dijital kölelik döneminin adabı muaşereti yok henüz. İnternet devrimi ve akıllı telefon kullanımı ile insanlar ellerindeki alet için veri toplayıcı hale geldiklerini hiç fark etmeden o aletlere bağlı ve bağımlı olarak yaşıyor. Neden fark etmiyor, çünkü algoritmanın onu hapsettiği "etkileşim" tuzağında ya en yukardakinin ulaştığı, adına fenomen denen kişinin aldığı beğenilerle ilgili ya da kendi aldığı alacağı beğeni sayısıyla. Dolayısıyla internet devriminin getirdiği imkânlar doğru kullanılmadığında en yakındaki ile bağı koparan ve uzaktakine bağlayan bir esaret zinciri ile kuşatılmış oluyoruz. Uzaktakine algoritma hileleri ile bağlanınca, bağımlı kılınınca yakındakinin anlattığı her şey boş görünüyor. Birazcık duygulu bir şey söyleyenlere, birazcık eleştiri dile getirenlere söylenen cümleyi hatırlayalım: "Boş yapma!" Eskiler aşk ağlatır dert söyletir demiş. Günümüz için algoritma gösterir, beğeni sayısı ile göze girersin anlayışı hâkim.
Sizin için insanlarla en mümbit karşılaşma ve onları dinleme mekânları nerelerdir? İnsanlar geçmişle kıyaslandığında sokakta ve kamusal alanda birbiri ile nasıl bir iletişim dili kuruyor ya da kurabiliyor mu?
Çarşı, pazar, sokak, cami, otobüs durakları, tren istasyonları, toplu taşıma araçları, market, manav, hastane, çay bahçeleri, kafeler, pastane ve fırın kuyrukları... Velhasıl insanın olduğu her yer. Kitapta bütün bu mekânlar var hatırlarsanız. İnsanların birbiri ile iletişim dili kurdukları ve kuramadıkları sahneleri ise, inşallah "Karşılaşma Mekanlarının Suskunluğu" adını verdiğim yeni bir dosyada biriktiriyorum.
Kitaptaki yazıların çoğunda sizin hep bir dinleme hâlinde olduğunuzu görüyoruz. Dinleme ve sohbet kültüründen gelmemize rağmen birbirimizi pek dinlemez olduk. Herkes kendi sözünün aşığı. Peki siz bu dikkatinizi nasıl koruyabiliyorsunuz?
Dikkat ile sükût arasında kuvvetli bir bağ var. Sükût bir yolculuk hâli ve bu yolculuk insanın kendisini parantez içine alarak karşısındakine itina göstermesi ile başlıyor. Sükût mutlak bir sessizlik hali değil, kendini susturup muhatabına dikkat kesilmek demek. İnsanın, sükuta ermedikçe içinin ritmini duyması mümkün değil. Ben şehirde yaşayan bir münzevi olduğum için insana hasret yaşıyorum. Dolasıyla karşılaştığım her insanı rızkım, nasibim biliyorum. Rızkımı ve nasibimi küstürmemeye çalışıyorum.
Hikâye ve romanlarınızda olduğu gibi bu kitapta da okura yeni ifadeler hediye ediyorsunuz. 'İyi dediler, iyi olduk' sözü sizin zihin dünyanızda neleri uyandırdı?
Çocukluğumda insanlar birbirine hâl hatır sorarken "iyi diyelim, iyi olalım" diye bir cümle sarfederlerdi. "İyi dediler, iyi olduk" ifadesine Seyhan Büyükçoşkun'un bana aktardığı bir hayat sahnesinde rastlayınca "o ânın" kaydını tutarak yazıya geçirdim. Yazıda bahsi geçen hanımefendi türlü meşakkat ve hizmet içinde geçirmiştir hayatını. Bu hayatın yükünü nasıl yüklendiğini merak edenlere verdiği cevaptır: "İyi dediler, iyi olduk."
Yükün hafifletilişini, çevresindeki insanların kendisine "iyi" rolü verişleri ile izah edişi... Ben bu aktarışa, bu izaha, "Marifet iltifata tabidir" sözünün çileli bir hayattan damıtılmış haline vuruldum.
"Sizi çok özledik" başlıklı yazınızda "Kalbimizin iklimi krizde. Dünyadan önce, kalplerimiz çoraklaşıp çölleşiyor." diyorsunuz. Dünya çölleşmesin diye farkındalık oluşturulmaya çalışılıyor. Peki kalbimizin çölleştiğinin ne kadar farkındayız? Ve yeşertmek için ne yapmak gerek?
Kalbimizin çoraklaşmaması için insanın insan ile temasının kesilmemesi gerekiyor. Ekranlara bakarsanız herkes tekinsiz, tehlikeli, kaba. Oysa sokaklar güzel insanlarla dolu. Bunu fark edelim diye tutuyorum anların kaydını. İnsan selam verdikçe, hizmet ettikçe, darda kalana yardıma koştukça kendisinin farkına varabilen bir canlı. Hz. Ebu Bekir Efendimiz içi daralınca sokaklara çıkar, selam verirmiş. İnsan insanın kurdu değil, yurdu ve bu yurdun anahtarı da içten verilmiş bir selam. Yeşilin tohumu selamda gizli.
Kitabınızda alaturka kadınlar da var "yeni nesil patron anneler" de. 'Alaturka kadın'ların giderek azaldığı 'yeni nesil patron anneler'in arttığı bir zamanda kadın, kimliğini nasıl bulacak?
"Alaturka kadınların giderek azaldığı" diyorsunuz. Niye azalıyor sorusuna cevap vermek üzere, alaturka kadınların Tanzimat romancılığında pasif roman kahramanları aracılığı ile, günümüzde de diziler yoluyla negatif bir imaj olarak zihinlere kazındığına dikkatinizi çekmek isterim. Dolayısıyla yeni kuşak, bir önceki kuşağı alaturka bularak kendi modernliğini patronluk üzerinden inşa etmeye kalkıyor. Kadın, kimliğini nasıl bulacak diye yıllardır konuşuyoruz da... Bu esnada erkeklerin nasıl kimliksiz ve tekinsiz bir hale gelmekte olduğunu gözden kaçırıyoruz.