HABER MERKEZİ
Fransa ve Suudi Arabistan öncülüğünde ABD'nin itirazlarına rağmen düzenlenen konferansta yapılan konuşmalarda, İsrail'in Gazze'de aylardır sürdürdüğü topyekün saldırılar, sivil altyapının bilinçli olarak yok edilmesi, sağlık sisteminin çökertilmesi ve açlık yoluyla bir halkın sistematik biçimde yok edilmeye çalışılması açık biçimde dile getirildi.
Konferans sonucunda yayınlanan ve bu ifadelerin girdiği bildiriye ise ilk tepki beklenen gibi İsrail ve suç ortağı ABD'den geldi.
Trump yönetimi; konferansın "tek taraflı söylemlere alan açtığını" ve ateşkes sürecine zarar verdiğini öne sürerek, Fransa, İngiltere ve Kanada'ya ayrı ayrı tepki gösterirken, İsrail ise BM'de yaşanan süreci klasik söylemi ile "antisemitizm" ve "Nazilere destek" olarak tanımlamakta gecikmedi.
Amerikan Dışişleri Bakanlığı yetkilileri, Gazze'deki ölümlerden "her iki tarafı da sorumlu" tutmaya devam eden bir açıklama yaparken, İsrail'in kendini savunma hakkına vurgu yapan klasik pozisyonunu yineledi.
İsrail yönetimi ise konferansı açıkça "antisemitik" olarak nitelendirdi. İsrail Dışişleri Bakanı Israel Katz, BM'yi "İsrail karşıtı ajandaya hizmet etmekle" suçladı ve konferansın "terörü meşrulaştırmak" anlamına geldiğini iddia ederek "soykırımını" örtmeye çalışan yaklaşımına devam etti.
Netanyahu hükümeti ayrıca, konferansa katılan ve konuşmalarında "soykırım", "etnik temizlik" gibi ifadeler kullanan temsilcilere karşı diplomatik protesto süreci başlattığını da duyurdu.
DÜNYADA DEĞİŞEN RÜZGAR
Ancak tüm bu tepkilere rağmen, BM çatısı altında Filistin meselesinin yeniden gündeme gelmesi, bir kırılmanın işareti olabilir.
Özellikle Avrupa'daki bazı ülkelerin attığı yeni adımlar, Batı'nın İsrail konusundaki mutlak sessizliğinin artık sürdürülemez hale geldiğini gösteriyor.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un Eylül ayında Filistin'i resmen tanıyacaklarını açıklaması, kıtada başlayan bu yeni yönelimin en görünür örneklerinden biri olarak kayıtlara geçti.
Macron'un açıklamasını takip eden günlerde, İngiltere Başbakanı Keir Starmer, eğer İsrail iki devletli çözüm yönünde somut adımlar atmazsa, Birleşik Krallık'ın da benzer bir tanımaya gideceğini belirtti. Bu akıma Kanada ve Portekiz gibi ülkeler de katıldı ve bu ülkelerden de benzer açıklamalar geldi.
Ancak bu tanımalar yaptırımlarla desteklenmediği sürece, sahadaki gerçekliği değiştirmeyecek gibi görünüyor.
Zira İsrail, Batı Şeria'daki yerleşimleri genişletmeye, Gazze'de sivil nüfusu hedef almaya, yardım koridorlarını engellemeye ve Filistinlileri sistematik olarak yerinden etmeye devam ediyor. Bu koşullarda Filistin Devleti'ni tanıma adımları, eğer yalnızca sembolik bir "vicdan gösterisi" olarak kalırsa, Netanyahu hükümetine zaman kazandırmaktan başka bir işlev görmeyebilir.
SONUÇ: SESSİZLİK SUÇ ORTAKLIĞIDIR
Gazze'de yaşananlar, yalnızca bir savaş değil, bir halkın yok oluş mücadelesidir.
New York'taki BM Konferansı ve Avrupa ülkelerinin Filistin'i tanıma yönündeki açıklamaları olumlu sinyaller vermekle birlikte, yaptırımlar ve İsrail'e silah satışının engellenmesi gibi keskin adımlar atılmadıkca caydırıcı güçten uzak sembolik jestler olmaktan öteye gidemez.
Zira; yaptırımlar, silah satışının durdurulması ve uygulanan soykırıma karşı uluslararası hukukun harekete geçirilmesi gibi net adımlar atılmadığı sürece, İsrail'in saldırgan politikalarını durdurması mümkün olmayacaktır.
Evet, belki de konferansın sonuç bildirisinde yer alan ve bugün önceliğin, "katliamı durdurmak ve Gazze'deki insanların yaşama hakkını korumak" olduğu yaklaşımı, 22 ay sonra uluslararası arenada ilk defa dile getirildiği için kıymetlidir.
Ancak bu ifadelerin ete kemiğe bürünmesinin tek yolu ise, Netanyahu hükümetine gerçek bedeller ödetmektir ve bu bedel; silah ambargoları, ekonomik yaptırımlar, İsrail'e özel ticari muafiyetlerin iptali ve İsrailli yetkililerin Uluslararası Ceza Mahkemesi'nde yargılanmasıdır.
Aksi takdirde, Gazze sadece Filistinlilerin değil, insanlığın ortak vicdanının gömüldüğü bir yer olarak 21. yüzyılın kara lekesi olarak kalmaya devam edecektir.