ELİF ÇARMAN
ABD ve İsrail'in 28 Şubat'ta İran'a yönelik başlattığı saldırılarla dünyanın gözü Orta Doğu'ya çevrildi. Bu süreçte sosyal medya da savaşın önemli bir cephesi oldu. Hem yapay zeka destekli videoların yayılması hem izlenen stratejiler dikkat çekti. Bu konuyu bir uzmana sorduk. Kastamonu Üniversitesi Yapay Zeka Çalışmaları Koordinatörü Prof. Dr. S. Tunay Kamer, "Bu savaş tarihin tozlu sayfalarına "algoritmaların ilk büyük savaşı" olarak kaydedilecek gibi görünüyor" yorumunu yapıyor. Kamer, algoritmaların gelecekte oluşturacağı riskleri de anlatıyor.
Prof. Dr. Kamer'in sorularımıza yanıtları şöyle:1. Bu savaş aynı zamanda "Yapay Zeka Destekli İlk Büyük Propaganda Savaşı" olarak tarihe geçer mi?
Evet, bu savaş tarihin tozlu sayfalarına "algoritmaların ilk büyük savaşı" olarak kaydedilecek gibi görünüyor. Eskiden propaganda dediğimiz şey, bir uçaktan atılan kağıt ilanlar veya cızırtılı radyo yayınlarından ibaretti. Günümüzde ise cephe hattı doğrudan cebimizdeki telefonun içine taşındı. Bu savaşın bir diğer farkı, yapay zekanın sadece bir 'yardımcı' değil, doğrudan bir 'içerik fabrikası' olarak kullanılmasıdır. Örneğin, henüz bir patlama yaşanmadan o patlamanın tüm dehşetini yansıtan yapay zeka ürünü videoların veya görsellerin sosyal medyaya servis edildiğini gördük. Bu şu demek: Gerçeklik artık olay gerçekleştikten sonra değil, gerçekleşmeden önce de kurgulanabiliyor. Eskiden "Gözümle gördüğüme inanırım" denilirdi. Artık gözümüze hitap eden o videonun bir bilgisayar yazılımı tarafından mı yoksa gerçek bir kamera tarafından mı üretildiğini ayırt edemediğimiz bir "gerçeklik sonrası" dönemdeyiz. Bu yüzden bu savaş, mermiden çok piksellerin, füzeden çok verinin savaştığı ilk büyük küresel tecrübe olarak değerlendirilebilir.
2. ABD-İsrail/İran savaşında sosyal medya ve yapay zekanın rolü ne oldu? Hangi taraf sosyal medyayı nasıl kullandı? Dikkatinizi çeken notlar neydi?
Burada iki taban tabana zıt ama çok profesyonel stratejiler izlendiğini görüyoruz. ABD ve İsrail tarafı, teknolojiyi bir "gövde gösterisi" ve "modernlik ilüzyonu" üzerinden kurguladı. Paylaştıkları içeriklerde genellikle hatasız çalışan dijital sistemler, şifrelenmiş mesajlar ve "her şeyi gören göz" imajı daha çok hakimdi. Buradaki amaç, rakibe ve dünyaya teknolojik olarak erişilemez oldukları mesajını vermekti. İran ise buna karşılık adeta "dijital gerilla taktiği" izledi. Çok daha esprili, halkın içine karışan ve hatta rakibiyle alay eden bir dil kurdu. Trump'ın Hürmüz Boğazı hakkındaki sert ve argo tweetine İran'ın Zimbabve Büyükelçiliği'nin "Anahtarları kaybettik" diyerek verdiği o meşhur cevap, dijital diplomasinin bence zirve noktasıdır. Düşünsenize, dünyanın en güçlü ordusuna sahip olduğu düşünülen bir lidere, küçük bir elçilik hesabı üzerinden tek cümlelik bir mizahla cevap yetiştiriliyor ve bu içerik dünyada milyarlarca kez görüntüleniyor. Yine Trump'ı konu alan Lego videoları, devletlerarası resmi ve ağırbaşlı dilin artık "ergenleştiğini", ama aynı zamanda çok daha geniş kitlelere ulaştığını bizlere gösterdi. Bir taraf yüksek teknoloji ve aşılmaz güvenlik duvarlarıyla askeri bir güç gösterisi yaparken; diğer taraf zekice kurgulanmış espriler, capsler ve popüler kültürün gücünü kullanarak o devasa kalkanın içinden sızıp halkın kalbine ve zihnine ulaşmaya çalıştı.
3. Hem ABD Başkanı Trump'ın sözleri hem İran kurumlarının sosyal medyadaki esprili yanıtları bu savaşta diplomatik dilin yerini sosyal medya dilinin aldığını gösterir mi?
Kesinlikle gösteriyor, ancak burada sadece kelimelerin değişmesinden değil, diplomasinin tüm çalışma biçiminin dönüşmesinden bahsediyoruz. Eskiden diplomasi, kapalı kapılar ardında yapılan, her kelimesi onlarca süzgeçten geçen, yavaş ve temkinli bir süreçti. Günümüzde ise diplomasi, "X" gibi sosyal medya platformlarında saniyeler içinde karara bağlanan, duygusal ve son derece sert bir sokak kavgasına benziyor. Artık devletler birbirlerine resmi kanallardan "nota" vermek yerine, milyonların aynı anda gördüğü "bahsetme"ler (mention) üzerinden cevap veriyor. Trump gibi liderler, mesajlarını hiçbir diplomatik filtreye sokmadan, halkın içinden biriymiş gibi en yalın ve bazen en sert haliyle doğrudan paylaşıyor. Buna karşılık İran kurumlarının verdiği esprili veya tarihsel atıflı videolar ise aslında birer "görsel nota" işlevi görüyor. Örneğin, saatler süren bir dışişleri brifingi yerine, Hiroşima'dan bugüne uzanan ve "intikam" vurgusu yapan tek bir video paylaşılıyor. Bu video aslında klasik bir diplomatik metnin yapamayacağı doğrudan insanın sinir uçlarına dokunma ve küresel bir kamuoyu oluşturma işlevini yerine getiriyor. Buradaki temel değişim şudur; diplomasi artık devletlerin birbirini ikna etme çabası olmaktan çıktı, halkları yönlendirme sanatına dönüştü. Bir büyükelçilik sosyal medyada bir espriyle binlerce "beğeni" topluyorsa, aslında o ülke dijital dünyada bir mevzi kazanmış demektir. Yani artık diplomasinin başarısı masadaki pazarlıkla değil, ekranlardaki etkileşim hızıyla ölçülüyor. Bir mesaj ne kadar kısa, ne kadar duygusal ve ne kadar "paylaşılabilir" ise, diplomatik etkisi de o kadar büyük olabiliyor. Dolayısıyla bugün diplomasi, seçkin bir devlet sanatı olmaktan çıkıp, tüm dünyanın canlı izlediği devasa bir içerik üretim yarışına dönüşmüş durumdadır.
4. Sosyal medya içerikleri kişilerin bakış açısını değiştirebildi mi? İran kaynaklı videoların Batı toplumlarındaki küresel mağduriyet ortaklığı stratejisi etkili oldu mu?
İran'ın bu stratejisi çok derin bir sosyolojik analize dayanıyor. Hazırlanan o videolarda Kızılderililerden Hiroşima'ya, Epstein skandalından Gazze'ye kadar pek çok mağduriyetin yan yana getirilmesi bir tesadüf değildir. İnanılmaz bir "mağduriyet kolajı" yapıldı. Buradaki amaç, sadece Müslüman coğrafyaya hitap etmek değil, Batı'nın kendi içindeki "muhalif damara" dokunmaktır. Batı'da bugün sistemden dışlanan, sömürgecilik tarihinden utanan, çevre duyarlılığı olan ya da devletlerine güvenmeyen çok büyük bir kitle var. İran, bu videolarla onlara "Sizin canınızı yakan güç sistemi ile bizimki aynı." mesajını verdi. Yani savaşı bir din ya da bölge davası olmaktan çıkarıp, küresel bir "ezilenler-ezenler" kavgasına dönüştürdü. Bir Amerikalı gencin Epstein skandalıyla duyduğu tiksintiyi, Gazze'deki bir çocuğun acısıyla aynı kareye koyduğunuzda, o gençte ortak bir düşman algısı oluşturursunuz. Bu, klasik propagandanın çok ötesinde, insanların vicdan kodlarını yeniden programlamaya yönelik küresel bir algı operasyonudur.
5. Tarafların kendi anlatılarını yapay zeka videolarıyla desteklemesi, sahadaki gerçekliğin önemini yitirmesine sebep olur mu?
Maalesef evet. Artık "bir olayın gerçekten yaşanmış olması" ile "o olayın videosunun dünyada viral olması" arasında devasa bir uçurum var. Viral olan bir video, sahada hiç kazanılmamış bir zaferi kazanılmış gibi gösterebilir veya bir yenilgiyi zafere dönüştürebilir. Savaşın artık iki farklı skoru var: birincisi sahadaki ölüler ve yaralılar, ikincisi ekrandaki etkileşim sayıları. Eğer bir şehir askeri olarak düşmemişse bile, sosyal medyada o şehrin düştüğüne dair profesyonelce hazırlanmış bir yapay zeka videosu yayılır ve halk buna inanıp kaçmaya başlarsa, o şehir o zaman gerçekten düşer. Yani artık "algı gerçekliği yönetiyor." Bu çok korkutucu bir geleceğin bizi beklediğini gösteriyor. Çünkü gerçekleri kontrol edemezseniz bile, görüntüleri kontrol ederek kitleleri her şeye ikna edebilirsiniz. Dijital dünyada oluşturulan illüzyon, sahadaki tankların ve mermilerin etkisinden çok daha kalıcı ve yıkıcı olabiliyor.
6. Peki, bizi nasıl bir gelecek bekliyor? Sosyal medya algoritmalarının buradaki riskleri neler?
Yakın gelecekte bizi bekleyen en büyük risk "Gerçeklik Körlüğü"dür. Algoritmalar, size sadece duymak istediğinizi söylüyor ve görmek istediğinizi gösteriyor. Eğer siz bir tarafın haklı olduğuna inanıyorsanız, sosyal medya algoritması karşınıza sürekli o tarafın zafer videolarını getiriyor. Karşı tarafın acılarını ise sizden saklıyor. Bu da bir süre sonra toplumların tamamen farklı dünyalarda yaşayan zombi gruplarına dönüşmesine yol açıyor. Kimse kimsenin hakikatine inanmıyor. Olayın daha da vahimi, yapay zekanın "kişiye özel yalan" üretme kapasitesi. Örneğin, sizin hassasiyetiniz çocuk hakları; yapay zeka size başka bir tarafın sözde çocuklara zarar verdiği sahte bir video çıkarıyor. Arkadaşınıza ise tamamen farklı bir hassasiyet üzerinden başka bir yalan sunabiliyor. Unutmayalım ki ortak bir hakikat zemini kalmadığında, toplumsal barış da imkansız hale gelir. Geleceğin savaşlarında zafer, artık sadece harita üzerinde sınır hatlarını değiştirmekle kazanılmayacaktır. Algoritmalarla insanların zihnini istila ederek, düşünce biçimlerini dönüştürerek ve toplumların vicdanını en küçük parçasına kadar bölerek kazanılacaktır.
7. Savaşın bir içerik tüketim nesnesi haline gelmesi toplumların şiddete karşı bağışıklık kazanmasına, savaşların normalleşmesine yol açmaz mı?
Bu zaten halihazırda yaşadığımız en büyük trajedilerden biridir. Savaşları artık bir dizi izler gibi, çekirdeğimizi çıtlatırken izliyoruz. Patlama görüntüleri, Lego videoları veya "estetik" savaş kurguları ölümün o soğuk ve ağır yüzünü maskeliyor. Şiddet "estetize" edildiğinde, vicdanımız buna karşı savunma mekanizması geliştiriyor ve duyarsızlaşıyoruz. Artık bir insan öldüğünde değil, o insanın ölüm videosu "düşük kaliteli" olduğunda sinirlenmeye başlıyoruz. Eğer savaşlar sosyal medyada popüler birer içerik haline gelirse, devletlerin savaşa karar vermesi de kolaylaşır çünkü halkın tepkisi bir "like" ya da "dislike" seviyesine iner. Bunun önüne geçmek için dijital okuryazarlığı bir lüks değil, bir zorunlu savunma dersi olarak okullarda vermeliyiz. Günümüzde dijital okuryazarlık ile ilgili derslerin matematik kadar önemi var. Gençlere ekranda gördüklerinin birer "piksel" değil, birer "insan hayatı" olduğunu hatırlatacak etik bir baraj kurmak zorundayız. Aksi takdirde, dijital ekranlar insanlığın vicdanının gömüldüğü toplu mezarlara dönüşecektir.