AA
Katolik Kilisesi ve mensupları için Papa'nın her türlü şiddet ve savaşa karşı net bir duruş sergilemesi büyük önem taşıyor. Burada mesele, yalnızca İsrail'in bir başka devlete saldırması değil saldırgan politikaların, askeri tırmanmanın ve sivil kayıpların kabul edilemezliği. Katolik sosyal öğretisine göre insan onurunun ve yaşam hakkının korunması, kimin saldırgan olduğundan bağımsız evrensel bir ilke olmayı sürdürmeli.
Papa Francis de benzer bir eleştiriden nasibini aldı. Rusya'nın Ukrayna'ya saldırısı karşısında barışa çağrıda bulundu, savaşı kınadı ama pek çok Katolik için bu yetmedi. Asıl beklenti, sorumluluğun doğrudan Rusya'nın üzerine yıkılmasıydı. Leo XIV ise tam da bu beklentiye yanıt verdi. Savaşı kınamakla yetinmedi, saldırganı da açıkça adıyla andı. Jeopolitik hesapların, etik kaygıların önüne geçtiği böyle bir dönemde Vatikan'ın uluslararası arenada ahlaki bir otorite olarak sesini yükseltmesi, bu açıdan ayrıca anlam kazanıyor.
Papa'nın Orta Doğu'daki çatışmalara yaklaşımında son derece tutarlı bir çizgi göze çarpıyor. Trump'ın ise doğrudan kendisine yöneltilmemiş olsa bile eleştiriye tahammülünün olmadığı biliniyor. Yıllar içinde çevresindeki insanların koşulsuz bağlılığına ve kamuoyu önünde itaatine alıştı. Hem Katolik Kilisesinin başı hem de egemen bir devletin lideri olan, üstelik Amerikalı papadan gelen kınamanın bu denli sert bir tepkiye yol açması, bu bağlamda oldukça anlaşılabilir.
SİYASETİN ARACI OLARAK DİN
Papa Leo XIV ise bu tepkiler karşısında en küçük bir geri adım atmadı. Siyasi baskılara ve kamuoyundaki saldırılara rağmen tutumunu kararlılıkla korudu. "Tanrı savaşta taraf tutmaz." sözleri de bu açıdan ayrı bir ağırlık taşıyor. Papa, bu ifadeyle Amerikan tarafının İran'la yaşanan çatışmayı meşru bir savaş olarak sunma girişimine doğrudan itiraz etti. Bu çerçevelemeyi reddederek temel bir ilkenin altını çizdi: Din, askeri şiddeti ya da siyasi saldırganlığı meşrulaştırmanın aracı olamaz.
ABD'deki Katolik kurumlara bağlı sosyal ve insani yardım programlarının kamu finansmanının kesileceğine dair spekülasyonlar zaten gündemde. Ancak bu gerilim, son dönem Amerikan politikalarına ilişkin bir görüş ayrılığının ya da Orta Doğu'daki savaş veya savaşlar üzerindeki farklı tutumların çok ötesine geçiyor. Katolik Kilisesinin tepesinde onun en yüksek otoritesi olan Papa duruyor. Din adamından sıradan müminine kadar tüm Katoliklerin onun manevi önderliğini kabul etmesi bekleniyor.
SEÇİM BOYUTU
Amerika'da yetişen Papa Leo XIV'ün kendi ülkesindeki Katolikler arasında da güçlü bir karşılığı var. Bu ise Trump yönetimi için başlı başına bir sorun. Leo XIV'ün bir açıklamasına itiraz etmek istediklerinde, başka bir Katolik din adamını eş değer bir otorite olarak öne çıkarmaları mümkün değil. Bazı Protestan topluluklarında evrensel bir lider olmadığından rakip yorumlar ve alternatif otoriteler daha kolay zemin bulabiliyor. Katolik Kilisesinde ise Papa, kilise yönetiminde yeryüzündeki en yüksek ve tartışmasız otorite olarak eşsiz bir yerde duruyor.
Bu nedenle Papa'nın kınama sözleri sıradan bir dini açıklamanın çok ötesinde hem sembolik hem siyasi açıdan büyük bir ağırlık taşıyor. İnananları derinden etkileyebilir, kamuoyu gündemini şekillendirebilir, milyonlarca insanın ahlaki meselelere bakışını değiştirebilir. Mevcut tırmanmanın daha derin kökleri de bence tam burada yatıyor. ABD'deki Katolik seçmenler, ciddi bir seçim kitlesini oluşturuyor, bu kesim içinde geleneksel olarak Cumhuriyetçi Parti'ye destek veren ve muhafazakar toplumsal görüşlere sahip pek çok seçmen var. Vatikan ile Beyaz Saray arasındaki gerilim büyüdükçe bunun yansımaları salt diplomasiyle sınırlı kalmaz, sonuçlar doğrudan ABD iç siyasetine sıçrayabilir.
[Dr. Karolina Wanda Olszowska, Krakow'daki Jagiellon Üniversitesi'nde Öğretim Üyesidir.]