Hüseyin Sermet: İnsani değerler ve ruh yoksa iyi bir müzisyen olunamaz

Dünyaca ünlü piyanist ve besteci Hüseyin Sermet: ''Müzikte kabiliyet sadece temel. Çünkü bu kabiliyetin üzerine öyle çalışmak gerekecek ki ne siz sorun ne de ben söyleyeyim... Beni kanunla 'Harika Çocuk' kapsamına aldıkları zaman, 1966 - 1968 yılları arasında günde 9 saat piyano çalışıyordum. Böyle bir özveride bulunmaya kim, hangi aile hazır? Öte yandan kabiliyetin derecesi ne olursa olsun, çocuk ne kadar çalışırsa çalışsın; insani değerleri ve ruhu yoksa kesinlikle iyi bir müzisyen olamaz.''

ALİ DEMİRTAŞ / ali.demirtas@aksam.com.tr

Hüseyin Sermet, piyanist ve besteci; dünyanın dört bir yanında konserler verdi, kimi zaman bu konserlere Krzysztof Penderecki, Lawrence Foster, Naoto Otomo, Hans Graf, Mstislav Rostropovich, Maria João Pires ve Renaud Capuçon gibi dünyaca ünlü şefler ve sanatçılar eşlik etti. Ankara Devlet Konservatuarı'ndaki eğitiminin ardından çalışmalarına ve yaşamına uzunca bir süre Paris'te devam etti. Devlet sanatçısı unvanının yanı sıra "evrensel boyutlu bir sanat dalında Türkiye'nin temsil edilmesindeki üstün başarıları" nedeniyle 1988 yılında Boğaziçi Üniversitesi tarafından fahri doktora unvanına layık görüldü. Ulusal ve uluslararası pek çok ödülün sahibi oldu, Londra Filarmoni ve Kraliyet Filarmoni Orkestrası, Orchestre de Paris ve Shanghai, Tokyo, Detroit senfoni orkestraları gibi dünyanın seçkin orkestralarıyla çalıştı. İlk büyük bestesi Réminiscènce 1, 1997'de Fransa'daki Empéri Festivali'nde prömiyerini yaptı ve France Musique tarafından canlı yayınlandı. Japonya'da genç piyanistlerle gerçekleştirdiği 15 ustalık sınıfı dizisi ülkenin en büyük televizyon kanalı NHK TV'de yayınlandı. Biz de kendisiyle geçtiğimiz günlerde Atatürk Kültür Merkezi'nde gerçekleşen, uzun bir aradan sonra verdiği ilk İstanbul konserinden önce bir araya geldik. Hem müziğini hem de bir sanatçı olarak mesele edindiği konuları konuştuk...

BATI'YI TAKLİT ETMEYİ VE ÖVMEYİ MARİFET BİLDİK

Nasılsınız, bir sanatçı olarak kafanızı neler meşgul ediyor şu ara, böyle başlayalım?

Ben 1955 yılında doğdum. Malum öleceğim tarihi de yukarısı biliyor, ben bilmiyorum. Allah gecinden versin hepimize ama doğum ve ölüm kaçınılmaz olarak var. İkisi arasında kişisel olarak yaptığınız yolculuk, sadece kendinizi tamlamak. Ne kadar kendinizi tamlayarak bu dünyadan göçüp giderseniz, o derece hakiki ve doğru bir kariyer yapmış olursunuz. Hüseyin Sermet de kendini ne kadar tamlamışsa o kadar başarılıdır, düzgün bir hayat yaşamıştır diyebiliriz. Hüseyin Sermet, Türkiye'nin eksiklikleri üstüne yoğunlaşmakla, en çok kendisini tamlayabilir ve tatmin olabilir. Çünkü Türkiye'ye dönme sebeplerimin en başında, Türkiye'deki sanat hayatının korkunç tefessüh etmiş olması var. Türkiye, ister istemez, çok zorla kafasına geçirilen bir Batılılaşma sürecine sokuldu. Örneğin Rusya da Batı'nın teknikleriyle tanıştı ama Rus ekolü diye bir ekol var; edebiyatlarında, musikilerinde, balelerinde. Peki o zaman Ruslar bizden demek ki çok daha akıllı. Biz de belli ki öyle akıllı değiliz. Şimdi bu sonuca mı varmamız gerekiyor? Bunu kabul edebilir miyiz, hayır edemeyiz. Biz çok zeki bir milletiz. Ama yanlış uygulamalar ve bir kesimin kraldan daha fazla kral taraftarı olması, yanlış yönlendirmeleri nedeniyle bu hale geldik. Bilhassa Türkiye'nin Türklüğünü Türklere unutturmak için dinen İslam'a ait her türlü şeye, 'kötü' deyip burun kıvırdılar. Ruslar ekollerini yaptı. İspanya'nın da ekolü var musikide. Fransa'dan, Almanya'dan, Avusturya'dan, Macaristan'dan bahsetmeyeceğim. Gel gör ki biz bir türlü becerememişiz. Çünkü bir kısmı okuduğu Fransız ekolünden gidiyor. Bir kısmı başka ekollerden... Ya kardeşim Amerika'daki ya da başka bir ülkedeki okul diplomanı gel kapıya as, başımın üstünde yerin var. Ama gel gör, sahip çık kendine. Türkiye neden taklidin müsveddesi oldu? Ben bunu açık açık sorguluyorum. Çünkü Batı'yı taklit etmeyi ve Batı'yı her konuda yüceltmeyi marifet bilmiş, kendisinin yaptığı her şeye hakaret etmeyi, tükürmeyi marifet bilmiş, bunun kendisine ayrıcalık ve kültür kazandırdığını düşünen bir çevreyle biz ancak bu kadar yol alabiliriz. Türkiye'de son derece tefessüh etmiş bu sistem içinde kendilerine yer bulmuş dişliler var; birbirlerine geçmişler ve dönüp duruyorlar. Bu Türkiye'nin en büyük sıkıntısıdır.

SİZ ASLINDA YOKSANIZ, VAR OLABİLMEK İÇİN UYDURUK, SUNİ ŞEYLER İCAT EDERSİNİZ

Tüm bu eleştirileriniz nasıl bir toplumsal ya da kişisel refleksle tedavi edebilir sizce?

Siz aslında yoksanız, var olabilmek için uyduruk ve suni şeyler icat edersiniz... "Ben veganım, komünistim, kapitalistim, ben feministim, ben şuyum, buyum..." Aklınıza ne geliyorsa... Ve moda neyi gerektiriyorsa ona uyarsınız. Örneğin sabah namazına kalkmak, ben kalkabilseydim bundan hiç bahsetmezdim. Çünkü bu Allah'la benim aramda bir mesele. Bugün ben bir ortamda, yapıyorum ya da yapmıyorum, sırf denemek için "Sabah namazını hiç kaçırmam" dersem, başka şeyler olur, insanlar burun kıvırır. Ama ben "Hindistan'da en son gittiğimde, Aşram'da öğrendiğim şu duayla güneşin doğuşunu hiçbir zaman kaçırmıyorum" desem, hemen herkes "Anlat nasıl bir şey" der. Bu işler böyle oluyor. Şimdi bu kadar özenti, kişiliksiz ve kimliği olmayan, şeffaf olan bu insanlar köşe başlarını tuttuklarından dolayı çok fazla konuşuyorlar, çok fazla gürültü ediyorlar. Siz de icabında bunlara cevap verme durumunda kalıyorsunuz. Cevap vermek ise onları var etmek oluyor sıfırdan. Çünkü zaten yoklar... Ancak müspet takılalım; Türkiye'de bugün sanata çeki düzen vermek için nasıl hareket etmek, neyi nereye koymak lazım, bunları konuşalım. Bu müspet bir şey çünkü. Fakat biliyorum ki ben bunları konuştukça ve hakikatleri birilerinin yüzüne vurmaya devam ettikçe değil 9 köy 999 köyden kovulan adam olacağım.

İFTİHARLA SADECE TÜRK PASAPORTU TAŞIYORUM

Bunu milliyetçi bir yerden sormuyorum ama bunca yıl yurtdışında yaşamış olmanız nedeniyle merak ediyorum. Siz kendinizi uluslararası arenada hangi kimlikle tanımlıyorsunuz, tanımladınız?

Türkiye'de cebinde tek bir tabiiyeti olan tek sanatçı benim. Birileri hangi hududa giderse her cebinden ayrı bir pasaport çıkarıyor. Ben iftiharla bir tek Türk pasaportu taşıyorum. Fransa'da 50 yıl yaşadım. Bana 4 kez Fransız vatandaşı olmamı teklif ettiler. Hiçbir zaman burnumdan kıl aldırmadım. Fransa'da iken radyo ve TV programlarına davet edildiğimde bazı sunucular beni "Türk asıllı Fransız sanatçı" gibi anons ediyordu. Ben de düzeltiyordum, tabiiyetim Türk, ben Türküm.

HAYATTAN KOPUK BİR SANAT OLAMAZ

Mesleki ve teknik anlamlarının dışında müziği nasıl tanımlıyorsunuz?

Dünyaya kazık çakmadım, elbet bir gün çekip gideceğim. Beethoven de çekip gitti Bach da... Sanat devam ediyor, insan var olduğu sürece de devam edecek. Dolayısıyla ben müziği bir yere oturtamam, böyle bir iddiam yok. Sadece yaşadığım devre en düzgün şekilde hitap etmeye çalışırım. Sanatın hangi kolu olursa olsun, musiki de öyle; hayattan kopuk bir sanat olamaz. Sanatı sanat kılan sadece besteleyen değil okuyandır da. Kimisi okuduğu zaman bir şeyi anlar, icabında ağlar. Kimisi ineğin trene baktığı gibi bakar, hiçbir şey anlamaz. Ama ikisi de piyanonun başına geçer ve çalar. Birininki rezil rüsvadır, diğerininki ağlatır sizi. Neden ağladığınızı da bilmezsiniz. Siz de öyle bir açıklık varsa, bam telinize gelir dokunur. Siz ne olduğunu anlamadan ona tepki verirsiniz. Dolayısıyla musiki böyle bir şey. Gelin Beethoven çalalım 30 piyanist arka arkaya. Bir kısmını tabancayı çekip vurmak geçer içinizden... Bir kısmını dinlerken de "Ne muhteşem şey" dersiniz. Ama aslında hepsi aynı şeyi çalıyorlardır. İşte bunun adı sadece kabiliyet değil. Bunun ötesinde hem çok çalışmak hem de hayatı doğru okuyup doğru hissetmek var. İçinizde asgari bir sevgi barındırabiliyorsanız, okumanız başka türlü olur. Yoksa ağzınızla kuş tutsanız da sıfır...

KABİLİYET SADECE TEMEL; ÇOK ÇALIŞMAK LAZIM

Siz gençlerle de yakın iletişimde olan bir sanatçısınız. Sizce müziği meslek edinmek isteyen genç veya yeni sanatçılar kendilerinde hangi sorulara yanıt vermeliler?

Gençlerin genellikle kendilerine soru sormak aklının bir köşesinden geçmeyecektir ama ailelerinin cevap vermesi gereken bazı sorular var. İlki, bu yola giren bir genç hakikaten ciddi kabiliyetli mi? Kabiliyetin sadece temel olduğunu belirtmiştik. Çünkü bu kabiliyetin üzerine öyle gibi çalışmak gerekecek ki ne siz sorun ne de ben söyleyeyim... Beni kanunla 'Harika Çocuk' kapsamına aldıkları zaman, 1966'da 1968 yılları arasında günde 9 saat piyano çalışıyordum. Böyle bir özveride bulunmaya kim, hangi aile hazır? Öte yandan kabiliyetin derecesi ne olursa olsun, çocuk ne kadar çalışırsa çalışsın; insani değerleri ve ruhu yoksa kesinlikle iyi bir müzisyen olamaz.

ÜLKEMİZDE KONSER PİYANOSU SORUNU VAR

Hem farklı ülkelerde hem de Türkiye'de konserler veriyorsunuz. Bu süreçte mesele ettiğiniz bir sorun var mı bir sanatçı olarak?

Evet var, örneğin konser piyanosu. Konser piyanosu; duvar piyanosu ya da etüt piyanosu ile alakası olmayan bir 'Formula 1' aracıdır. Bu kadar ülke gezdim, konser piyanosuna bakmasını bilmeyen, traktör gibi kullanan Türkiye'den başka bir ülke görmedim. Ben Kenya'da dahi çaldım. Bizimkiler, oradaki akordör çocuğun eline su dökemezler. Konser piyanolarını Türkiye'deki gibi rezil rüsva bir şekilde veren başka bir ülke yok. Bu şuna benziyor, beni Formula 1 yarışına sokacaksınız, farz edin ben müthiş bir pilotum, herkesi zorlayacağım, belki de kazanacağım, işte bu yüzden bana Formula 1 arabası vermeniz, o da en iyilerinden biri olması lazım. Ama siz bana bunu vermezseniz ayıp etmiş olursunuz. İşte Türkiye'de böyle bir sorun var.

ANADOLU'DAKİ HAZİNEMİZİ EVRENSEL BİR HARMANLA SUNMAK İSTİYORUM

Bütün bu üretim ve müzik yolculuğunuzu nasıl yorumluyorsunuz? Ve bu yolculuğu nasıl devam ettirmek istiyorsunuz?

Geçmişe dönüp baktığımda üzüldüğüm şeylerin sayısı, aslında çok fazla değil. Kur'an-ı Kerim'de de yazar; şer bildiğin şey aslında hayırdır ama sen bunu bilmezsin. Hayır olarak gördüğün şey de senin için şer olabilir, bundan da haberin yoktur. İnançlı biriyim, dolayısıyla dikiz aynasından geriye doğru baktığım zaman bunun ne kadar doğru olduğunu görüyorum. Gördüğüm için de eskiden üzüldüğüm ya da kızdığım şeylere şimdi ne üzülüyorum ne de kızıyorum. Elbette bundan sonra da yapmak istediğim şeyler var. Türkiye toprağında gelen Anadolu başta olmak üzere her türlü musikiyi seven bir insanım. Oyun havasından gazele, uzun havaya kadar... Tüm bölgelerden; Kürtler, Lazlar, Çerkezler, hepsi dahil. Hiçbirini birbirinden ayırmıyorum, Anadolu burası, Türkiye. Tüm bunlar bizim hazinemiz ve geçmişimiz. Dolayısıyla bu hazineyi evrensel bir şekilde harmanlamak ve sunmanın aynı zamanda şimdiye kadar kötü yapılmış şeylere çeki düzen verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Ben de bunu bir görev biliyorum. Fakat tek başıma yol alamam, destek görmem lazım. Hoş, destek görmesem de ben bunu yaparım. Çünkü bu benim görevim ve yaşam tarzım. Bunu yapamazsam zaten kendimle barışık olamam. Allah gecinden versin ama birtakım şeyleri yapıp ondan sonra göçmeyi tercih ederim, Allah izin verirse.