ALİ DEMİRTAŞ / ali.demirtas@aksam.com.tr
Hayatını dolu dolu yaşamış, henüz çok erken yaşlarda eli iş tutmuş, sanatın ilk akla gelen dallarından ikisinde profesyonelleşmiş, bu profesyonelliğini akademik alana da taşıyarak profesör olmuş bir isim, bir usta. Hem müzisyen hem de hem ressam, kelimenin tam anlamıyla bir sanat insanı. Sadece işinin ehli olmasıyla değil, iletişimi ve nahifliğiyle de özel biri. Ezberden konuşmuyorum. Evinin salonunda, değerli eşinin ikramları eşliğinde yaptığımız röportajımıza ve bu röportajımızdaki üslubuna dayanarak sıralıyorum kelimelerimi. Erol Deran'dan bahsediyorum. Hem fovist hem de empresyonist tavırla yaptığı son resmi vesilesiyle bir araya geldiğimiz terapi gibi bir sohbetti benim için. Pek alışık olmadığımız, az rastlanır bir tevazu ve üslupla karşı karşıya kaldığımdan, ustalık derecesini çoktan aşmış yeteneklerinin gölgesini dahi üzerimize düşürmediğinden belki de bu hissiyatım, bilemiyorum. Sözü uzatmadan, aynı hissiyatla sizi de karşılaştırmayı umarak röportajımızla baş başa bırakıyorum, iyi okumalar, iyi bayramlar dilerim.
1957 yılında, bugünkü adıyla Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi ve yine aynı yıl İstanbul Radyosu sınavlarını kazanan Erol Deran o zaman henüz 19 yaşında. Ona göre o yıl altın yılı. "Kanun sanatçısı olarak İstanbul Radyosu'nda yerimi almıştım. Hem resim hem de müzikteki yerimi bulmuştum o yıl. Radyoda müzik devleriyle beraberdim." diyor Deran. Hiç yapmamış olmasına rağmen aslında bir yüksek desinatör kendisi. Akademik eğitimini bu alanda almış olsa da resme olan ilgisinden vazgeçmemiş, katıldığı resim atölyeleriyle bu merakını devam ettirmiş: "Hep resme meraklıydım fakat bir ara kumaş tasarımcısı olayım dedim. Bursa'daki fabrikalara girerim diye düşünmüştüm. Fakat her zaman sizin tasarladığınız şekilde ilerlemiyor hayat. Kumaş desenleri bölümüne girmiş olsam da resim atölyelerine katıldım. Bu atölyelerde Bedri Rahmi Eyüpoğlu gibi büyük isimler vardı. Onların atölyelerine giderdim. Profesyonel olarak 1982 yılında ilk sergimi açtım. Ardından 21 kişisel sergi daha. Bunlar haricinde birçok karma sergiye de dâhil oldum. Hem resim hem de müzik çalışmalarımı beraber yürüttüm. Şimdilerde de hayatımda olan birtakım güzellikler üzerine yeni bir kitap yazıyorum. Hayırlısı ile onu da bitirirsem ne mutlu bana. Hayatımda çok renkli şeyler, güzellikler yaşadım. Bunları insanlar mizah olarak da okusa zevk alır. Ben de bunları paylaşmak için böyle bir şeye giriştim. Umarım Allah nasip eder de bitiririm..."
MÜZİK DE RESİM DE BENİM HAYATIM
Erol Bey hangi tanımlamada kendinizi daha mutlu hissediyorsunuz, ressamlık mı yoksa müzisyenlik mi?
Güzel sanatların tezahürleri farklı fakat müşterek tarafları çok. Bu nedenle benim için fark etmiyor. Birisi göze, birisi kulağa hitap ediyor. Benim sevgimse doğrudan güzel sanatlara. Biliyorsunuz, aynı zamanda müzik hocalığı yapıyorum bir üniversitede. Resim dersi vermiyorum fakat müzik anlatırken resimden de örnekler veriyorum. Derslerimde bazen müzik terimleriyle resim terimleri iç içe geçiyor. Farklı isimlendiriyorsunuz ama öz aynı. Müzik de resim de benim sevgililerim. İnsana doğal olarak verilmiş olan hediyeler olarak kabul ediyorum bunları. Allah'ın vermiş olduğu lütuf, hediye gibi... Elimden geldiği kadar bu hediyeye layık olmaya çalışıyorum. 86 yaşındayım. 37 modelim. İçimde bir çocuk var benim. Bu çocuk, 18 yaşındayken de vardı, 50'de de. Tabii şimdi de. Lütufları, o hediyeleri en iyi şekilde değerlendirme sevgisi var ya insanda, hayatından memnunsun işte. Yatağa başımı koyduğum vakit, müzik düşünüyorum bazen. Şu makamdan bu makama nasıl geçilir, resimde şunu yaparken hangi rengi kullanacağım diye söylenirken, bir bakmışım uyumuşum. Bunlar benim uyku ilaçlarım.
YAPTIĞIM HER ŞEY GÜZELLİĞİ YAŞAMAK İÇİNDİR
Hayata dair ne düşünüyorsunuz peki ne meşgul ediyor kafanızı şu ara?
Dünyanın gereği, iyi de var kötü de. Olayları olduğu gibi kabul etmeliyiz. Elimizden geldiği kadar iyi taraflara yönelmeliyiz. Ne icap ediyorsa, gereği neyse, onu yapmak durumundayız. Yapamazsanız insan olarak aczimizi bilmemiz lazım. İnsan her istediğini yapamaz. Bütün yaptığım, sanata ilgim, her şey insanın güzelliğini yaşamak içindir. Aslında resim veya müzik sanatı, benim anladığım kadarıyla insan olarak sizi bir güzelliğe götürmüyorsa işe yaramaz. Sanat, insanın güzelliğini ortaya çıkarmaya yarayan bir araçtır. Bu gelip geçici bir hayat. Mesele nasıl yaşadığımız... Bu söz konusu sanatlar, yaşama sanatını meydana getiriyorsa işte o zaman değer kazanır. Yaşama sanatı, çok önemli. İstediğin kadar müzik yap, resim yap ama yaşamayı bilmiyorsan... Bütün mesele insan olmanın değerini anlamak. Bu çok kıymetli. Yardım edersiniz, seversiniz, kimseye zarar vermezsiniz, âşık olursunuz. Bunlar güzel şeyler. İnsan olmanın değerini anlatabiliyorsa yaptığınız iş, o zaman kıymeti var. İki misli hem de.
KENDİMİ 300 YAŞINDA HİSSEDİYORUM
Geçmişe baktığınızda yaşamınıza, hayat yolculuğunuza, neler geliyor aklınıza?
Kendimi 250-300 yaşında sanıyorum. Çünkü çok dolu yaşadım. Genç yaşımda dev isimlerle beraber yürüdüm. Müzik toplantıları olurdu eskiden, şairler, yazarlar, tiyatrocular, ressamlar, müzisyenler gelirdi, beraber müzik yapardık. O zaman bir edep vardı. Biz o edebi yaşadık. Bir İstanbul vardı, biz onu yaşadık. Örneğin bir profesörün Nişantaşı'ndaki evinde toplantı olurdu. 19 yaşında olmama rağmen ben o toplantıya geldiğimde büyükler beni alırlar, ilgilenirlerdi. Müzik yaparken karşınızda bir Behçet Kemal Çağlar, Bedia Muvahhit, Vasfi Rıza Zobu olurdu. İnsanın insana olan saygısı ve sevgisi belirgin bir şekildeydi. O kadar güzel günler geçirdim ki ben. Fakat sosyal hayatın değişmesinin önüne geçilmez. Bu gerçeği de bildiğim için mutsuz olmamam lazım diyorum. Elinizden geldiği kadar mutlu olmaya çalışın. Elinizden geldiği kadar insanlara yardımcı olun. Benim görevim nedir; öğretim üyesiyim. Öğrencilerimi en iyi şekilde yetiştirmeye çalışıyorum. Benim yapacağım ne olabilir ki başka? Misal iyi davranarak, yalnız derste değil her zaman. Örneğin kendi notlarını kendilerine attırırım. İmtihan yapıyorum, "Ben vermeyeceğim notunu, sen at kendine" derim. "Aman hocam, siz yapın" diyorlar. Ben de "Yok" diyorum. Ben geçiciyim, sen kendini değerlendir.
İNSANIN HAYATTA DA SANATTA DA GÜZELİN PEŞİNDE OLMASI LAZIM
Bu şu anki sosyal hayata da bir eleştiri mi aynı zamanda?
Edep çok önemli. Ne yaparsanız yapın, edep. Edepli olan insan eğlenemez mi, hoş vakit geçiremez mi? En güzelini yapar. Tabii ki eğleneceğiz. Bu bizim hakkımız. İşin özü kalite, nereye bakarsanız bakın bu çok önemli. Ders verirken de söylüyorum, müzikte melodilerin birbiriyle olan uyumu önemli. Resimde de öyle, konuşurken de öyle, uyum. İnsanın güzelin peşinde olması lazım. Öte yandan huzur çok önemli. Bunu bir yerde eşime de borçluyum. Bazı ressamlar canı sıkıldığında resim yapar. Bense huzurluysam resim yaparım. Beraber hayatınızı paylaştığınız insanla huzurlu iseniz bu yaptığınız değerin üzerine bir değer daha katar. Bu nedenle bu hanımefendiye çok şey borçluyum.
HAYATIMDA NE YAPTIYSAM ZEVK ALARAK YAPTIM
Peki, sizin sosyal hayatınız nasıldı hocam?
19 yaşımda profesyonel mesleğime başladım. Radyoya girdim, maaşım, görevim vardı. Bundan evvel 14 yaşlarında bile resimler yapıp, değerini bulması lazım diye kırtasiyecilere götürüp "Ben bunu satmak istiyorum" derdim. O zaman da yaptığım şeyler para ederdi. Bir teyzemiz vardı, "Ah evladım, sen resim yapıyorsun, şu yastığın üzerine de bir gül resmi yapar mısın?" derdi. Ben de yapardım. Böyle hep güzel şeyleri Allah nasip etti bana. Sene 1955 veya 56, bir gün bir ressamın kartonpiyerlere resim yaptığını gördüm. Sonra ben de kartonpiyerlere yapmaya başladım. Bana inanmayıp, küçük ressam diye dalga geçiyorlardı. "Peki, ne vereceğiz buna" deyip benimle pazarlık yapıyorlardı. Ama ben pazarlık sevmezdim. Prensibim de yarısını peşin alırdım. Ben hayatı yaşamaya o devirde başladım. Bir baktım bir gün biri vitrinde kumaşları düzeltiyor. "O yapıyorsa ben neden yapamayayım" dedim, gittim kendime vitrin dekoratörü diye bir kart bastırdım ve bu işi de yapmaya başladım. Yaptığım işlerin karşılığını da aldım. Bunlar benim için başarıydı ve özgüven sahibi oldum erken yaşlarda. Radyoya girdim elimden geldiği kadar çalıştım. Mesut Cemil, Ruşen Kam, Hakkı Derman, Şükrü Tunar, Sadi Işılay, Udi Yorgo Bacanos, Ercüment Batanay gibi isimlerle mesai yaptım. Bunları hep zevk alarak yaptım.
HERKES HERKESE MUHTAÇ ASLINDA
Yapacağınız bir resme nasıl karar verirsiniz?
Tabiata çıktığım zaman, şöyle elimle bir kare yaparım ve gezdiririm. O karenin içine giren görüntü sonrası resim benim için bitmiştir. Ne yapacağımı bilirim. Ama şunu da anlatmak isterim size. Bir gün atölyemde beyaz tuvali koydum karşıma. Yapacağım resim belli derken düşüncelere daldım tuvalin karşısında. Bu beyaz tuval nasıl meydana gelmişti? Keten ipliklerden yapılmış bir tuvaldi. Kendi kendime, "Keten tohumları ekilmiş, işçiler gelmiş, çalışmış, sonra üremiş, fabrikaya götürmüşler, iplik yapmışlar, tuval olmuş" diye düşünmeye başladım. Tuval yaptıktan sonra üzerini boyamışlar. Sonra boyalarıma baktım, hangi pigmentleri aldılar, getirdiler, koydular, boya yaptılar. Sonra fırçalara geldi sıra, kaç tane samuru öldürdüler, bunlar dünyanın neresinde üretildi, ne emekler verildi, derken bu tuvaller, boyalar yapıldı, dünyaya dağıtıldı. Türkiye'de bir kırtasiyeciye geldi. Erol da gitti oradan aldı, resme başladı ve bitti. Sonra Erol'a, "Şimdi bu resmi yalnız sen mi yaptın?" dedim. İşte yaratılanlara karşı böyle bir saygı... Herkes herkese muhtaç aslında.
RESİMDE GERÇEĞİ SEVERİM
Resimdeki tarzınızı ve özgünlüğünüzü nasıl tanımlıyorsunuz hocam?
Ben gerçeği severim. Hayalimden resim yapmadım pek. Hep gördüğüm şeyleri ve onları elimden geldiği kadar yorumlayarak resim yaptım ama gerçeğin dışına çıkmadan. Hissetmediğim veya sevmediğim bir şeyle hiç uğraşmadım. Dünyanın en büyük maddesini verseler bana, sevmediğim bir şeyi yaptıramazlar. Bir gün ünlü eleştirmenler benim resimlerimle ilgilendiklerinde, "Benim tarzım nedir?" diye sordum onlara. Bana "Bir ayağınız empresyonizmde, diğer ayağınız klasisizmde, ikisinin ortasında" dediler. Empresyonist detaylar bulabilirsiniz benim resimlerimde ama klasiğe de yakındır. Bunların tam zıttı ise fovizm. Benim üzerinde durduğum akımların tam zıttı. Tüpten aldığınız gibi, parlak, canlı renkler... Perspektif kaygısı yok, kesik çizgiler... Hayatımda yapmadığım şeyler bunlar.
EMPRESYONİST VE FOVİST AKIM BİR ARADA
Sanırım son çalışmanız da bu fovist tavırla meydana geldi. Yanılıyor muyum?
Evet, son çalışmamın gerçeklikle ve bu zamana kadar yaptığım tarzlarla ilgisi yok. Nasıl bir değişiklik olduğunu anlamadım. Aslında denemek için değil, resim yaparken, bazı şeyleri karıştırırken, fovistlere baktım. Bunlar ne demek istiyor diye düşünürken hoşuma gitmeye başladı ve uygulamak istedim. Hoşlandım fakat empresyonizmle tamamen zıt. Birinde perspektif var, bunda yok. Örneğin güneş turuncu sarı olur değil mi, fovistler mor da yapar güneşi. Ağaçları kırmızı renkte de yapabilirler. Kısaca burada klasiğe posta koyma var. İnsanın içinde böyle hisler, düşünceler yok mu? İyi de düşünebilir, kötü de. Yaptığınız eylemde veya resimde de o zıttı ortaya koyma ihtiyacı oluyor. Fovist akımını başlatanlara baktım, özgürlük istiyorlar. "Ben bunu da yaparım" diyorlar. Tüm kuralları yıkıyorlar. Ben de ilk kez bir tablomda aynı manzarayı hem empresyonist hem de fovist bir şekilde yaptım. Bir tuvalde iki farklı akım. Ben düşünmem, içimden geleni yaparım. Canım "Bugünlerde fovizm ile ilgili resimler yapmak istiyorum" derse, ona yanlış demem, dediğini yaparım. Yapmacıklığı sevmem. Ama bu içimden geldi ve bundan sonra da yapacağım. İçimden gelen şeyin doğru olduğuna inanırım. Çok disiplinle çalıştım, hayatım böyle geçti. Ama bu disiplin neşeli bir disiplindi. Gülerek, severek, zorlama yok... Belki de bu yaşta biraz daha özgür bir şey yapmak istiyor canım.
SANAT HİLEYİ KABUL ETMEZ
Genç sanatçılara bir şeyler söylemek ister misiniz?
Dürüst ve saygılı olmak her şeydir. Çünkü sanat hileyi kabul etmez. Edep çok önemli. Aslında sanat bir yerde ibadettir. Tabii kazanacaksınız ve maddi kaygılarınız da olacak ama dürüstçe. Kendinize olan saygınız varsa karşı tarafa da saygı duyarsınız. Bu nedenle benim onlara söyleyeceğim şey çalışmaları... Ama nasıl çalışılacağını bilerek çalışmak.