Cinayetin merhametlisi olur mu?

Ayşe Nur Gençalp'in merhamet cinayetlerini ve Alzheimer hastalığını konu aldığı Önce İsimler Gitti adlı kısa filmi şu sorunun altını çizerek izleyi karşısına çıkıyor: 'Sevdiğiniz biri ölüm döşeğindeyse veya acı çektiğini hissettiğiniz bir durumdaysa onun adına bunu sonlandırmak bizi katil mi yapar yoksa bir kurtarıcı mı?'

ALİ DEMİRTAŞ / ali.demirtas@aksam.com.tr

Ayşe Nur Gençalp'in yazıp yönettiği Önce İsimler Gitti adlı kısa film, hem Alzheimer hastalığına hem de merhamet cinayetlerine dikkat çekerek karşımıza çıkıyor. Jale Arıkan, Murat Aygen, Nurhayat Boz ve Sena Başdoğan'ın oyuncu kadrosunda yer aldığı film, Amsterdam Around Film Festival, En İyi Kısa Film Ödülü'ne layık görülürken, 20. Uluslararası İzmir Kısa Film Festivali, 27. Uluslararası Prag Film Festivali, 9. Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali, 6. Uşak Kanatlı Deniz Atı Film Festivali'nde finalist olarak yarıştı. Şimdi ise 18-25 Temmuz tarihleri arasında 25. Kez düzenlenen Türkiye Almanya Film Festivali'nde yarışıyor Önce İsimler Gitti. Ölüm döşeğinde olan bir kadının daha fazla acı çekmemesi için ailesi tarafından öldürtülmesini konu alan filmde yönetmen izleyiciyi "Sevdiğiniz biri ölüm döşeğindeyse veya acı çektiğini hissettiğiniz bir durumdaysa onun adına bunu sonlandırmak bizi katil mi yapar yoksa bir kurtarıcı mı?" sorusuyla baş başa bırakıyor. Biz de Akşam Cumartesi olarak filmin yönetmeni Ayşe Nur Gençalp ve oyuncularından Sena Başdoğan ile bir araya geldik ve keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Türkiye'nin nadir kadın görüntü yönetmenlerinden olan Gençalp, İTÜ/SUNY İşletme bölümü mezunu, aynı zamanda New York Film Akademisi'nde eğitmenlik de yapmış başarılı bir görüntü yönetmeni. Şu an ise bağımsız olarak sinema çalışmalarına devam ediyor.

ÇIKIŞ NOKTAM ÇARESİZLİK OLDU...

Önce İsimler Gitti'nin ortaya çıkış sürecinden bahseder misiniz?

Anneannem Alzheimer hastası idi uzunca süre, Amerika'dan döndüğümde ise durumu iyice ağırlaşmış ve annem kendisiyle ilgileniyordu. Hiç birimizi tanımıyordu ancak annem ve ve beni diğer insanlara oranla daha çok tanıyor ve nazı bize geçiyordu diyebilirim. Anneannemin yaşadığı süreç, unutma hali başlı başına çok ilginçti ama bir yandan onunla ilgilenme durumu, annemin yaşadığı zorluklar, büyük bir trajedi aslında ve o kadar yakınımızda ki. Ölüm ve ölüm biçimleri her zaman düşündüğüm konular, ucu bucağı açık, düşündükçe de birçok soruyu beraberinde getiriyor. İnsanın kendisinin veya sevdiklerinin acı çektiği bir durumda bu acıya son vermek konusunda çaresiz kalışı filmimin çıkış noktası oldu. Anneannemin zamanla zihinsel olarak aramızdan ayrıldığını, bir yabancıya dönüştüğünü, acı çektiğini öylece izlemek zorunda kaldık. Bu süreç beni etik sorgulamalara itti. Sevdiğiniz biri ölüm döşeğindeyse veya acı çektiğini hissettiğiniz bir durumdaysa onun adına bunu sonlandırmak bizi katil mi yapar yoksa bir kurtarıcı mı? Bu sorunun cevabını ararken sizi götürdüğü karanlık ikilem ilgi çekici.

Filminizle bir farkındalık oluşturma kaygısında oldunuz mu hiç?

Açıkçası farkındalık oluşturmaktansa böyle süreçlerden geçen insanların korkmaları, kendilerini suçlu hissetmeleri, çaresizlikleri ve bu sorularla boğuşmak büyük bir yalnızlığı temsil ediyor benim için. Ölüm başlı başına yalnız yaşanan bir deneyim ve beraberinde getirdiği ikilemler, sorular hepsi herkesin bireysel olarak vermesi gereken cevaplarla dolu. Merhamet cinayeti de ötenazi gibi yüzyıllarca üzerine tartışılabilecek bir konu ancak bence asıl olan kişinin kendi içinde verdiği etik savaş. Bu etik sorgulamalarında net bir cevabı yok, ama yine de bu cevap arayışında izleyicinin de benimle beraber düşünüp bu büyük yalnızlığın içerisinde ne kadar bir araya gelebiliyorsak o kadar yaklaşalım ve beraber sorgulayalım istedim.

SİNEMA PROVOKATİF OLMALI

Sinemada işlemek istediğiniz konuları nasıl temalaştırırsınız? Genellikle provoke eden içeriklerde mi filmler çekmek istiyorsunuz?

Bence sinema provokatif olmalı, izleyeni meşgul etmeli, gerekirse yormalı, üzmeli, kafasını karıştırmalı gibi geliyor. Ya da en azından ben öyle filmleri izlemeyi seviyorum. Aslında film yapmak da izlemek de kolektif bir biçimde yapılan ancak çok bireysel bir deneyim. O yüzden bu kişisel deneyimde insanın kendini, etrafını, deneyimlerini sorgulatması, hatırlatması sinemayı terapi haline getiriyor. Ben rahatsız olmuş, kafası karışmış izleyiciyi seviyorum. Anlatmak istediğim hikayeler de genelde travma olduğunu anlamadığımız ama hep bir şekilde varlıkları bizimle büyüyen hisler ve olaylar üzerinden gelişiyor.

Hazırlık aşamasında olduğunuz ilk uzun metrajlı filminizden de kısaca bahseder misiniz?

2015'den beri 'Önce İsimler Gitti' kısa filminin de ortaya çıkmasını sağlayan 'Nisyan Makamı' uzun metraj projem. 2018 yılında ilk kez Antalya film Forum ve Malatya Film Festivali'nde yapım destek platformlarında finalist oldu. Film yine bir 'Kurtarıcı mı yoksa katil mi oluruz?' sorusu üzerinden yolları kesişen iki insanın arasındaki psikolojik bir dram. Unutma kavramı üzerinden de bu iki karakterin belli bir kısır döngüde hapsolmaları ve bu süreçte yaşadıkları ve yaşattıkları duygular ile biraz rahatsızlık içerecek bir proje. Türkiye'deki destek ve fonlama sistemi konusunda zor bir film, ancak yaratacağı tekinsizlik beni heyecanlandırıyor. 'Önce İsimler Gitti'nin aldığı tepkiler bu konuda beni oldukça motive ediyor.

KADIN DAYANIŞMASI BEBEK ADIMLARLA İLERLİYOR

Türkiye sinema sektörü hakkında bir kadın sinemacı olarak ne düşünüyorsunuz?

Sektörde maalesef her yerde olduğu gibi eril bir düzenin hâkimiyeti üzücü geliyor. Sinema sektöründe kadın dayanışması maalesef imkânlar doğrultusunda bebek adımlarla ilerliyor ve sınavını kendi içinde veriyor. Bu sınavı verirken özellikle kadınların yapması gereken çok şey var. Bir film ekibinde yaklaşık 100 kişi var ve bu 100 kişiden 8'i kadın deyip bu konu ile ilgili bir aksiyon alınmadıktan sonra hiç bir şey yapmış sayılmıyoruz. Kadın görüntü yönetmenleri dünyada zaten %2 oranında iken ülkemizde iş alma anlamında daha da sıkıntılı. Dijital platformlarda, reklamlarda, bağımsız sinemada maalesef çok az kadın set işçisi, yönetmen ve görüntü yönetmeni çalışıyor. Sistem şanslıysanız size bir destek veriyor, bu destek bir kere karşınıza çıkınca anında imkânın el verdiği ve sistemin en iyi olarak dayattığı isimler ekibe ekleniyor. Hâlbuki sistemin onayını alan ve destek gören kadınların birlik olup diğer kadınları da kendi kulvarlarına taşıması gerekiyor diye düşünüyorum. Bunu hakkıyla yapanlar olduğu gibi maalesef es geçenler de var. Kadın dayanışması bireysel değil beraberlik içerisinde birbirini taşıyarak, yüklenerek, risk ve sorumluluk alarak da gerçekleşmenin yollarını bulmalı. Ancak birlik olunarak eril düzenle başedilebilir.

Eline yüksek kaliteli kamera ve ekipmanı alan herkesin bir şekilde bir şeyler çekmesi çok mümkün, ama bu çekilen şeylerin gerçek bir görüntü yönetmeni ya da yönetmen süzgecinden geçmesi imkânsız. Çünkü yapılan üretim teknik olduğu kadar, vizyoner, belli bir görsel ve sanatsal birikim ve hafıza ile de doldurulması gereken bir icraat aslında. Bu süreçte tüm bu zorluklardan geçen, mücadeleyi bırakmayan tüm kadın sektör çalışanlarına, desteklerini ve vizyonunu esirgemeyen hakkaniyetli, etik ve 'iyi' kalmayı başarabilmiş tüm sektör çalışanlarına bu vesileyle sevgilerimi yolluyorum. İyi ki varlar yoksa bu iş sevseniz de yapılmaz.

SENA BAŞDOĞAN: BU VİCDANİ BİR SORGULAMA

Oynadığım Leyla karakteri için işaret dili eğitmeni Neveda Öner'le çalıştık. Oynadığınız karakterle birlikte yeni bir ifade şekli de keşfediyor/öğreniyorsunuz kimi zaman; Leyla'yı oynamak da bu yüzden benim için kıymetli ve güzel bir tecrübe oldu. Öte yandan merhamet cinayetleri dünya genelinde de oldukça tartışmalı bir konu. Buradaki doğru ve yanlışın oldukça kişisel olduğunu düşünüyorum. Daha çok vicdani bir sorgulama bu. Kendimizi böyle bir şeyin doğruluğuna ne kadar ikna edebiliriz ya da ikna olduğumuzu düşündüğümüz noktada bununla başa çıkabilir miyiz bilmiyorum. Aslında Leyla tam da bununla başa çıkamayan bir tarafta. Oyunculuğa gelecek olduğumuzda, hayatta bana en çok keyif veren şey oynamak. Başka birini anlamaya çalışırken kendini daha da iyi tanıyor, anlıyor insan. Başka şekillerde de bakmayı, görmeyi ve anlatmayı öğreniyorsunuz, deneyimliyorsunuz; bu muazzam bir şey benim için. Bu işin en az oynama kısmı kadar öncesindeki çalışma sürecine de tutkuluyum. Oyunculuğun her seferinde bana getirdiği soruları çok seviyorum. Daimi bir keşif, yaratım ve bitmeyen bir anlama çabası size de birçok şey öğretiyor.

  • önce isimler gitti
  • alzheimer hastalığı
  • cinayet
  • ayşe nur gençalp
Tüm Cumartesi haberleri için tıklayın